nietzsche etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nietzsche etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2009 Pazar

Anti-Film



“The old God, wholly "spirit," wholly the high-priest, wholly perfect, is promenading his garden: he is bored and trying to kill time. Against boredom even gods struggle in vain. What does he do? He creates man--man is entertaining... But then he notices that man is also bored. God's pity for the only form of distress that invades all paradises knows no bounds: so he forthwith creates other animals. God's first mistake: to man these other animals were not entertaining--he sought dominion over them; he did not want to be an "animal" himself.--So God created woman. In the act he brought boredom to an end--and also many other things! Woman was the second mistake of God.--"Woman, at bottom, is a serpent, Heva"--every priest knows that; "from woman comes every evil in the world"--every priest knows that, too.”

“Once the concept of "nature" had been opposed to the concept of "God," the word "natural" necessarily took on the meaning of "abominable"--the whole of that fictitious world has its sources in hatred of the natural (--the real!--), and is no more than evidence of a profound uneasiness in the presence of reality”


Bu sözler Nietzsche’nin Deccal’inden (The Antichrist).. Lars von Trier’in son filmiyle aynı adı taşıyor eser, evet.. Rivayete göre de Lars von Trier’in başucu kitaplarından biriymiş..

Filmi izlemeden önce Deccal'i okumuş olduğum için ister istemez filmle Deccal arasında bağlantı kurmaya başlamıştım.. Biraz araştırma yaptıktan sonra bu bağlantının giderek daha da belirginleştiğini gördüm.. Filmde kadın için çizilen korkutucu bir portre var..

Öncelikle “erkek” çok sakin, akıllı, gerçekçi ve aşırı karmaşık değil..

“Kadın” ise nevrotik, kurnaz, batıl ve aşırı karmaşık..

İlk darbeyi burada vuruyor Lars von Trier..

İkincisi kadının tez konusu olan “gynocide” (femicide - kadın katliamı).. Başlangıçta tarihteki olayları eleştirel bir şekilde incelemek, büyücülükle suçlanan Orta Çağ kadınlarını savunmak vb. amaçlarla tezine başlayan karakterin, olayları dışarıdan izleyen bir gözlemci olmaktan çıkıp, bir anlamda kendini kaptırarak anti-tezin tarafına adım atmasıyla ve tüm olanlar için haklı sebepler bulmasıyla devam ediyor.. Burada Trier kritik bir savaş başlatıyor kadının aklında.. Yaptıkları, yaşadıkları ve kendini yerine koyduğu gerçeklik kadının kendisine karşı açtığı savaş oluyor.. “Me..!”

Üçüncüsü ve belki de en can alıcı noktalarından biri de “Doğa” göndermesi ve ardından da doğa diyalogu.. Nietzsche için doğa Hristiyanlıkla birlikte insanoğluna düşman görünmüştür.. Hristiyanlık insanları doğadan/gerçekten koparmıştır.. Bu yüzden doğa şeytanla anılmaya başlamıştır, der Nietzsche Deccal’inde.. Filmde de kadın karakterimiz doğadan pek bir korkmaktaydı, hatta başlangıçta en büyük korkusu olarak doğayı söylemişti.. Daha sonra korkusuna başka bir boyut daha getirerek Nietzsche’yi onaylayan “Nature is Satan's Church..” sözü gelir.. Tabii ki tüm bu olayların kadının erkeğin ilk günahı işlemesine neden olan Eden (Cennet Bahçesi) adlı bir mekanda, yani tıpkı yaratılıştaki gibi doğanın kalbinde geçtiğini de unutmamak gerekir.. Ve son olarak da tabii ki şu can alıcı sözler:

"E: I'm nature. All the things you call 'nature'.
K: OK, Mr. Nature.What do you want?
E: To hurt you as much as I can.
K: How?
E: How do you think?
K: By frightening me?
E: By killing you.
K: Nature can't hurt me.You are just all the greenery outside.
E: No, I'm more than that.
K: I don't understand.
E: I'm outside, but also within. I'm the nature of all human beings.
K: Hmm, that kind of nature. The kind of nature that causes people to do evil things against women.
E: That's exactly who I am."

Öte yandan film ilerledikçe kadın giderek doğadan korkmamaya, aksine doğada hayat bulmaya başladı.. Cinselliğini, en derin ve özel duygularını bile doğanın kalbinde yaşamak istedi.. Yani şeytanın tapınağında.. Hristiyanlığın korktuğunun ve korkuttuğunun aksine.. Tıpkı Orta Çağ’ın büyücü kadınları gibi.. Doğadan buldukları otlarla iksirler yapan, dengesiz ve özgürce doğayla bir olan, doğayla "sevişen", doğayı kutsayan ve kendini doğayla özdeş hisseden cadılar gibi.. Ancak doğa ve gerçekle bu kadar iç içe olan bu mistik kadınların hunharca katledilmesi kilisenin verdiği bir karardı.. Kadın, "aşırı özgür"dü ve tanrıyı yadsıyarak büyüyle uğraşıyordu.. Tüm bunlar kadını katletmek için haklı bir nedendi.. Bastırılması gerekiyordu kadının.. “Ait olduğu yere” dönmesi, çünkü özgür doğa şeytana aitti.. Kitaptan bağımsız bir işleyişi vardı..

Kadın karakterimiz filmde, özellikle sonlara doğru doğaya/en büyük korkusuna hükmetmeye başladı ve korkulan Orta Çağ kadını figürüne bürünüverdi.. Bir nevi Şeytanın oğlunu çağırdı kendinde.. Antichrist oldu kendince.. En sonunda da İncil'de İsa’nın doğumunu kutlamaya gelen Üç Kral’a ve hediyelerine (altın, buhur ve mür) bir "anti" kavramlar üçlemesiyle yanıt veriyor Trier.. Üç Dilenci.. Bu üç dilenci de doğanın kalbinden geliyorlar Antichrist’ın doğumuna.. Biri geyik, biri tilki, biri de karga ve hediyeler de filmin bölümlerinin adları olan matem, acı ve umutsuzluk.. Ve sonunda Antichrist doğuyor..! Yine burada da İncil’in antiteziyle geliyor Lars von Trier doğanın kalbinden..

Yine el kamerasıyla çekilmiş bir Dogma 95 yapımı olarak gerçekten inanılmaz bir şekilde sembollerle dolu olan bu karanlık ve kasvetli film de insanı “iyi” veya “kötü” derecelendirmesi yapamayacağı bir noktaya getiriyor.. Her filmi izledikten sonra hemen bir yargıda bulunmamaya çalışan biri olarak, uyuyup uyanmayı bekledim film üzerine düşünmek için.. (“filmin üzerine uyumak”, diyorum ben buna..) Çok fazla şok edici sahnesi, gerçekçiliği ve devamlı olarak filmin arka planında usul usul ve sinsi bir şekilde bekleyen kötülük var.. Film hiçbir fazlalıktan/aşırılıktan kaçınmıyor.. İzlenilebilirliği umursamıyor.. Filmden öte bir yere götürüyor sizi.. O korkuyu ve yalnızlığı hissediyorsunuz.. Filmlerde genelde “Bu bir film nasıl olsa..” hissiyatı vardır ya, işte mesela bu filmde yok.. Ben ki izlediğim onca filmin ardından Pasolini’nin “Salò ya da Sodom'un 120 Günü” filminden sonra ilk kez birkaç sahneye bakamadım..

O yüzden ben filmin bir "anti-film" olduğunu düşünüyorum.. Gelecekte böyle bir akım doğar mı, bilinmez.. Ancak kanımca Antichrist bir anti-film.. Barındırdığı her anti kavramdan adına ve aldığı “anti” ödüllere kadar..

29 Eylül 2009 Salı

İyi Ve Kötü Arasında



"It is no more than a moral prejudice that truth is worth more than appearance.."

"It is we alone who have fabricated causes, succession, reciprocity, relativity, compulsion, number, law, freedom, motive, purpose.."

İnsanın iyiliğe de, kötülüğe de eşit derecede sahip olduğunu düşünüyorum.. Bu düşünce bir anlamda kendi kendini açıklıyor bu yüzden.. "İyi" veya "kötü" insan yoktur..!

Evet, bunu benden duymamış olmanızı umuyorum.. İnsan doğasında hem iyi, hem kötü vardır.. İki zıt kutup gibi algılamayın bunu asla.. Bunlar birbirlerinin tamamlayıcısı.. Biri olmadan, diğeri var olamaz.. İnsan karakterini değerlendiren "sıradan" kişinin gözünden genel “iyi” ve “kötü” derecelendirmesinde kolaylık sağlaması yönüyle belirlenmiş sözcüklerdir.. Öte yandan işin daha gerçekçi yönü, kanımca, bu derecelendirmenin genel hareketlerin "sıradan" bakış açısıyla yorumlanmasıyla elde edilişidir.. "Sıradan" ifadesini kullanmamdaki gaye, bir kişinin iyi veya kötü olduğuna karar verirken dikkate alınan karmaşıklık ölçütüdür.. "Evet, bana kötülük yaptı, o yüzden kötüdür.." ise sıradan bir değerlendirmedir.. "Evet, bir sürü iyiliğinin yanında bir o kadar da kötülüğü vardır, o yüzden ona 'iyi' veya 'kötü' demek kolay olmaz..” gibi bir öneri sıradan olmayan bir değerlendirmedir..

Daha önceden de defalarca belirttiğim gibi “iyi” ve “kötü” diye bir şeyin varlığını yaratanlar biziz.. Bu konuda hala hiçbir şüphem yok.. Ancak aslında bu gece bu konu hakkında yazmak istememin nedeni bu değil.. "Schindler's List", "Max", “The Rise Of Hitler”, "The Reader", "Fargo", "Man On Wire", “Das Experiment” gibi filmleri izledikten sonra giderek daha fazla bir şekilde bu konu hakkında yazma isteği duydum.. Aslında gerçek çıkış noktası tahmin edebileceğiniz üzere Hitler’in II. Dünya Savaşı ile Avrupa’da yarattığı terördü.. Aynı zamanda yakın bir zamanda bu toplama kamplarından birini ziyaret edecek olmanın verdiği garip bir heyecanla dönemi anlatan filmleri bir kez daha izlemem de bu konu hakkında yazma isteğimi tetikledi..

“It's dangerous! It's dangerous to me.. You have to understand, Goeth is under enormous pressure.. You have to think of it in his situation.. He's got this whole place to run, he's responsible for everything that goes on here, all these people - he's got a lot of things to worry about.. And he's got the war.. Which brings out the worst in people.. Never the good, always the bad.. Always the bad.. But in normal circumstances, he wouldn't be like this.. He'd be all right.. There'd just be the good aspects of him - which - he's a wonderful crook.. A man who loves good food, good wine, the ladies, making money..”

Burada kendi görüşlerimi özgürce dile getirebiliyorum.. Aslında bu yeri koruyup yazmaya devam etmemdeki isteği veren de bu özgürlük.. Dolayısıyla kimsenin bu sözleri bir yaptırım, bir "bilmişlik" veya bir "ahkam" olarak algılamamasını bekliyorum.. Bunu belirtmem lazım, gördüğüm kadarıyla yazının karakterine de uygun olarak insanların bu tür tesellilere ihtiyacı var.. O yüzden size bu teselliyi vermeden başlamayacağım..

“İnsan” olmanın en iğrenç yanından bahsediyorum bu gece.. Burada bir kötülükten bahsedeceğim.. Evet, karmaşık anlamıyla.. Yani insanın içinde barındırdığı yarı kötü, yarı iyiden.. Maalesef kötü olma fırsatları verildiği ölçüde kötü, aksi takdirde iyi insan.. Buna tanıklık ettim.. Şöyle açıklayayım.. "Sıradan" bir değerlendirmeyle hep "iyi" davranan insanları gördüm, ancak onlarla konuştum.. Beni tanıdıkları ve benden korkmadıkları için bana dürüst davrandılar.. Söylediklerine göre onların da içlerinde “kötülük” var ve bunu bastırmak için inanılmaz bir çaba veriyorlar ve kabul ettikleri bir gerçeği daha söyleyeceğim.. Söz konusu "kötülükleri" yadsımıyorlar veya kendilerine ait olmadığını söylemiyorlar.. Sadece bastırarak "iyi" olduklarını söylüyorlar.. Bu kısım cidden çok etkileyici, zira "kötülük" en "iyi" insanın içinde bile varlığını sürdürüyor.. Dolayısıyla "kötülük" ve "iyilik" kavramı bambaşka bir boyut kazanıyor.. Şöyle.. Artık "kötülük" veya "iyilik" var mı diye sorgulamıyor insan.. Bir insanın “iyi” olması “kötülüğü” ne kadar bastırdığıyla ilgili olmaya başlıyor.. Bakın, burada çok ince bir ayrım var.. Her insan ne iyi, ne de kötü.. "Kötülüğü" bastırdığı ölçüde "iyi", bastırmadığı ölçüde "kötü"..

Anlatmaya çalıştığım da bu.. Tüm bu katliamları başlatan ve devam ettiren sadece Hitler değil.. Koca bir ulus.. Burada çok ciddi bir yere adım atıyoruz, dostlarım.. İşte burada insan için "iyi" veya "kötü" demenin pek de kolay olamayacağını vurgulamaya çalışıyorum.. Koca bir ulustan söz ediyoruz.. Hepsi mi "kötü" insanlardı sizce..? Ben hiç sanmıyorum ve içimdeki bu "kötü" yönden nefret ediyorum..!

14 Temmuz 2009 Salı

Bengi Dönüş


“Eğer bir şeytan gece gündüz seni izlese, en gizli düşüncelerine girip şöyle dese ne olurdu: Yaşamakta olduğun ve yaşamış olduğun bu yaşamı bir kez daha ve sayısız kez daha yaşamak zorundasın.. Yeni bir şeyle karşılaşmayacaksın, tersine her şey aynı olacak.. Her acı ve her sevinç, her düşünce ve her iç çekiş, yaşantında olan en büyük ve en küçük olaylar senin için yinelenmelidir.. Tüm bunların aynı sırayı takip etmeleri gerekir.. Var oluşun sonsuz kum saati sonsuz bir şekilde ve sen, tozların içindeki en küçük toz zerreciği, onunla birlikte döndürülmüş olacaksın.. Dişlerini gıcırdatıp kendini yere atmayacak mısın..? Seninle bu şekilde konuşan şeytanı lanetlemeyecek misin..? Ya da ona şu şekilde yanıt vereceğin anı daha önce yaşadın mı..?: ‘Sen Tanrı’sın ve ben daha önce bundan daha kutsal sözler işitmedim..’

Şayet bu düşünce senin içinde somutlaşsaydı, belki seni değiştirir, belki de seni yok eder.. Her şey hakkında şunu soracaktın: Bunu ister misin, bunu bir kez daha ister misin, bunu sayısız kez ister misin..? Bu soru bütün hareketlerinin üzerinde korkunç bir ağırlıkla duracaktı..! Ya da, kendini sevmen ve bu yüce ve sonsuz doğruluktan başka hiçbir şey arzulamaman için yaşamı sevmen gerekirdi..”

İzlediğim son iki filmde (Gwai Wik ve Synecdoche, New York) de garip bir şekilde Nietzsche’nin “bengi dönüş” teorisinin izlerini buldum.. Bengi dönüş, temel olarak bildiğimiz haliyle sınırsız zaman düzleminde maddenin değişimlerinin ya da maddenin uzaydaki varlığının sonlulukla sınırlanması nedeniyle bir şekilde aynı olayların, aynı yaşamların, aynı anların sonsuz kez tekrarlanacağı temeline dayanır..

İlk bakışta bunu anlamak pek olası görünmeyebilir.. Şöyle düşünebiliriz.. İnsan görünümünün belirli bir biçimi vardır ve ben ne kadar benzersiz olduğumu iddia etsem de sınırsız zaman düzleminde (burada ‘sınırsız’dan söz ediyoruz, o yüzden sınırsızı gerçekten “sonsuz” ve “sınırsız” olarak düşünmeye çalışın) bir insan formu muhakkak benim bu benzersiz görünümümü yeniden kazanacak, benim geçtiğim yolları yürüyecek, benim duyduğum acıları yaşayacak, benim baktığım her yere yeniden bakacaktır.. Zira ben bir maddeyim ve maddenin tüm bu sınırlı formları zamanın sınırsızlığı içerisinde muhakkak kendini yineleyecektir.. Maddenin birçok olasılığı vardır, ancak bu olasılıklar zamanın sınırsızlığı karşısında sınırlıdır.. Ve düşünün, aynı anları bir daha, bir daha ve bir daha yaşayacaksınız ve tüm bu döngüde her şey yine aynı olacak.. Onun için bugün yaptığınız her şeyin değerini devamlı olarak göreceksiniz..

Bir anlamda yaşamın uç düzeyde olumlanmasıdır bengi dönüş.. Yaşamdaki her anınızı yeniden yaşamaya razı olur muydunuz peki..? Yaşamı o kadar güzel yaşadığınıza inanıyor musunuz..? Veya böyle bir gerçeğe inansaydınız yaşamınızın her anını daha farklı yaşamaya çalışır mıydınız..? Yaşamınızda her deneyimi tatmaya çalışmaz mıydınız..? Size sunulanları, yaşamınızı biçimlendirmeye çalışan her bir şeyi sorgu filtresinden geçirmez miydiniz..? Kendi istediklerinizi ertelemeden, özgürce ve büyük bir coşkuyla yaşamaya çabalamaz mıydınız..? Ve onu gönlünüzce değiştirmek istemez miydiniz..? Ya da yalnızca çabalamaz mıydınız bir nebze daha..?

“Everything is more complicated than you think.. You only see a tenth of what is true.. There are a million little strings attached to every choice you make; you can destroy your life every time you choose.. But maybe you won't know for twenty years.. And you'll never ever trace it to its source.. And you only get one chance to play it out.. Just try and figure out your own divorce.. And they say there is no fate, but there is: it's what you create.. Even though the world goes on for eons and eons, you are here for a fraction of a fraction of a second.. Most of your time is spent being dead or not yet born.. But while alive, you wait in vain, wasting years, for a phone call or a letter or a look from someone or something to make it all right.. And it never comes or it seems to but doesn't really.. And so you spend your time in vague regret or vaguer hope for something good to come along.. Something to make you feel connected, to make you feel whole, to make you feel loved.. And the truth is I'm so angry and the truth is I'm so fucking sad, and the truth is I've been so fucking hurt for so fucking long and for just as long have been pretending I'm OK, just to get along, just for, I don't know why, maybe because no one wants to hear about my misery, because they have their own, and their own is too overwhelming to allow them to listen to or care about mine.. Well, fuck everybody.. Amen..”

Garip değil mi tüm bu var oluş öyküsü..? Her şeyi bir kez yapma hakkın var.. Birbirinin aynı görünen günler bile aslında kendi benzersizliğiyle bir kez yaşanıyor.. Bir insan, bir insan daha tanıyorsunuz ve her biri hayal kırıklığı.. En kötüsü de bilinçsizce geçirdiğiniz tüm o zaman dilimlerine üçüncü bir perdeden baktığınızda kendinizi tanıyamamanız, o içgörüyü kazandığınız halde oradaki adama yardım edemeyişiniz ve yaptığınız, yapmadığınız her şeyin vebalini yine sizin üstlenmeniz..? Kimsenin size ne yapacağınızı söyleyememesi..? Aldığınız veya alamadığınız tüm kararlar..? İsteyip de yapmadığınız, kinden, gururdan önlediğiniz her şey, yok olup gitmek pahasına, insanların o soğuk yüzleriyle savaşmaya devam etmeye çabalamanız..? Hepsi biraz garip, değil mi..? Biraz kötürüm, biraz felçli..?

"What was one before you, an exciting and mysterious future is now behind you, lived, understood, disappointing.. You realize you are not special.. You have struggled into existence and are now slipping silently out of it.. This is everyone's experience.. Every single one.. The specifics hardly matter.. Everyone is everyone. So you are Adele, Hazel, Claire, Olive.. You are Ellen.. All her meager sadnesses are yours.. All her loneliness.. The gray, straw-like hair.. Her red, raw hands.. It’s yours.. It is time for you to understand this.. Walk.. As the people who adore you stop adoring you, as they die, as they move on, as you shed them, as you shed your beauty, your youth, as the world forgets you, as you recognize your transience, as you begin to lose your characteristics one by one, as you learn there is no one watching you, as there never was, you think only about driving.. Not coming from anyplace, not arriving anyplace, just driving, counting off time.. Now you are here.. It’s 7:43.. Now you are here.. It’s 7:44.. Now you are gone..”

Ben istediğim her şeyin farkında olmakla övünüyorum, dostlarım.. Ve istediğim şeyleri istemeye devam ediyorum.. Aramaya, karanlıkta kaldığımda bile ellerimle yoklamaya devam ediyorum.. Bekliyorum.. Dalgayı ve bana getireceği vaatleri..

“I’ll keep digging till I feel something..”