"I've got a bike
















"With his theory of colour, Isaac Newton explained how the colours of a rainbow are formed.. When Newton passed a white light through a glass prism, he found that it split into rainbow colours and showed that the colours were embedded in the white light rather than imprinted in the prism.."
"The color black is not a solitary real color.. Nor is it the total absence of color.. A black hole in space, in fact, is a concentrated area so densely packed that nothing, not even light, can penetrate it.. Blackness is actually all colors at once, so many colors merging at such intensity that the riot of their profusion produces, to the superficially perceptive eye, only nothingness: black.. Try it with your crayons or magic markers: everything at once, too much simultaneous input layered repeatedly, gives you blackness.."
"You have done harm, not only to me, to all the people who loved me and this sword hangs over you.."
“The old God, wholly "spirit," wholly the high-priest, wholly perfect, is promenading his garden: he is bored and trying to kill time. Against boredom even gods struggle in vain. What does he do? He creates man--man is entertaining... But then he notices that man is also bored. God's pity for the only form of distress that invades all paradises knows no bounds: so he forthwith creates other animals. God's first mistake: to man these other animals were not entertaining--he sought dominion over them; he did not want to be an "animal" himself.--So God created woman. In the act he brought boredom to an end--and also many other things! Woman was the second mistake of God.--"Woman, at bottom, is a serpent, Heva"--every priest knows that; "from woman comes every evil in the world"--every priest knows that, too.”
“Once the concept of "nature" had been opposed to the concept of "God," the word "natural" necessarily took on the meaning of "abominable"--the whole of that fictitious world has its sources in hatred of the natural (--the real!--), and is no more than evidence of a profound uneasiness in the presence of reality”
Bu sözler Nietzsche’nin Deccal’inden (The Antichrist).. Lars von Trier’in son filmiyle aynı adı taşıyor eser, evet.. Rivayete göre de Lars von Trier’in başucu kitaplarından biriymiş..
Filmi izlemeden önce Deccal'i okumuş olduğum için ister istemez filmle Deccal arasında bağlantı kurmaya başlamıştım.. Biraz araştırma yaptıktan sonra bu bağlantının giderek daha da belirginleştiğini gördüm.. Filmde kadın için çizilen korkutucu bir portre var..
Öncelikle “erkek” çok sakin, akıllı, gerçekçi ve aşırı karmaşık değil..
“Kadın” ise nevrotik, kurnaz, batıl ve aşırı karmaşık..
İlk darbeyi burada vuruyor Lars von Trier..
İkincisi kadının tez konusu olan “gynocide” (femicide - kadın katliamı).. Başlangıçta tarihteki olayları eleştirel bir şekilde incelemek, büyücülükle suçlanan Orta Çağ kadınlarını savunmak vb. amaçlarla tezine başlayan karakterin, olayları dışarıdan izleyen bir gözlemci olmaktan çıkıp, bir anlamda kendini kaptırarak anti-tezin tarafına adım atmasıyla ve tüm olanlar için haklı sebepler bulmasıyla devam ediyor.. Burada Trier kritik bir savaş başlatıyor kadının aklında.. Yaptıkları, yaşadıkları ve kendini yerine koyduğu gerçeklik kadının kendisine karşı açtığı savaş oluyor.. “Me..!”

Üçüncüsü ve belki de en can alıcı noktalarından biri de “Doğa” göndermesi ve ardından da doğa diyalogu.. Nietzsche için doğa Hristiyanlıkla birlikte insanoğluna düşman görünmüştür.. Hristiyanlık insanları doğadan/gerçekten koparmıştır.. Bu yüzden doğa şeytanla anılmaya başlamıştır, der Nietzsche Deccal’inde.. Filmde de kadın karakterimiz doğadan pek bir korkmaktaydı, hatta başlangıçta en büyük korkusu olarak doğayı söylemişti.. Daha sonra korkusuna başka bir boyut daha getirerek Nietzsche’yi onaylayan “Nature is Satan's Church..” sözü gelir.. Tabii ki tüm bu olayların kadının erkeğin ilk günahı işlemesine neden olan Eden (Cennet Bahçesi) adlı bir mekanda, yani tıpkı yaratılıştaki gibi doğanın kalbinde geçtiğini de unutmamak gerekir.. Ve son olarak da tabii ki şu can alıcı sözler:
Öte yandan film ilerledikçe kadın giderek doğadan korkmamaya, aksine doğada hayat bulmaya başladı.. Cinselliğini, en derin ve özel duygularını bile doğanın kalbinde yaşamak istedi.. Yani şeytanın tapınağında.. Hristiyanlığın korktuğunun ve korkuttuğunun aksine.. Tıpkı Orta Çağ’ın büyücü kadınları gibi.. Doğadan buldukları otlarla iksirler yapan, dengesiz ve özgürce doğayla bir olan, doğayla "sevişen", doğayı kutsayan ve kendini doğayla özdeş hisseden cadılar gibi.. Ancak doğa ve gerçekle bu kadar iç içe olan bu mistik kadınların hunharca katledilmesi kilisenin verdiği bir karardı.. Kadın, "aşırı özgür"dü ve tanrıyı yadsıyarak büyüyle uğraşıyordu.. Tüm bunlar kadını katletmek için haklı bir nedendi.. Bastırılması gerekiyordu kadının.. “Ait olduğu yere” dönmesi, çünkü özgür doğa şeytana aitti.. Kitaptan bağımsız bir işleyişi vardı..

Kadın karakterimiz filmde, özellikle sonlara doğru doğaya/en büyük korkusuna hükmetmeye başladı ve korkulan Orta Çağ kadını figürüne bürünüverdi.. Bir nevi Şeytanın oğlunu çağırdı kendinde.. Antichrist oldu kendince.. En sonunda da İncil'de İsa’nın doğumunu kutlamaya gelen Üç Kral’a ve hediyelerine (altın, buhur ve mür) bir "anti" kavramlar üçlemesiyle yanıt veriyor Trier.. Üç Dilenci.. Bu üç dilenci de doğanın kalbinden geliyorlar Antichrist’ın doğumuna.. Biri geyik, biri tilki, biri de karga ve hediyeler de filmin bölümlerinin adları olan matem, acı ve umutsuzluk.. Ve sonunda Antichrist doğuyor..! Yine burada da İncil’in antiteziyle geliyor Lars von Trier doğanın kalbinden..

Yine el kamerasıyla çekilmiş bir Dogma 95 yapımı olarak gerçekten inanılmaz bir şekilde sembollerle dolu olan bu karanlık ve kasvetli film de insanı “iyi” veya “kötü” derecelendirmesi yapamayacağı bir noktaya getiriyor.. Her filmi izledikten sonra hemen bir yargıda bulunmamaya çalışan biri olarak, uyuyup uyanmayı bekledim film üzerine düşünmek için.. (“filmin üzerine uyumak”, diyorum ben buna..) Çok fazla şok edici sahnesi, gerçekçiliği ve devamlı olarak filmin arka planında usul usul ve sinsi bir şekilde bekleyen kötülük var.. Film hiçbir fazlalıktan/aşırılıktan kaçınmıyor.. İzlenilebilirliği umursamıyor.. Filmden öte bir yere götürüyor sizi.. O korkuyu ve yalnızlığı hissediyorsunuz.. Filmlerde genelde “Bu bir film nasıl olsa..” hissiyatı vardır ya, işte mesela bu filmde yok.. Ben ki izlediğim onca filmin ardından Pasolini’nin “Salò ya da Sodom'un 120 Günü” filminden sonra ilk kez birkaç sahneye bakamadım..
O yüzden ben filmin bir "anti-film" olduğunu düşünüyorum.. Gelecekte böyle bir akım doğar mı, bilinmez.. Ancak kanımca Antichrist bir anti-film.. Barındırdığı her anti kavramdan adına ve aldığı “anti” ödüllere kadar..


"It is no more than a moral prejudice that truth is worth more than appearance.."
İnsanın iyiliğe de, kötülüğe de eşit derecede sahip olduğunu düşünüyorum.. Bu düşünce bir anlamda kendi kendini açıklıyor bu yüzden.. "İyi" veya "kötü" insan yoktur..!
Evet, bunu benden duymamış olmanızı umuyorum.. İnsan doğasında hem iyi, hem kötü vardır.. İki zıt kutup gibi algılamayın bunu asla.. Bunlar birbirlerinin tamamlayıcısı.. Biri olmadan, diğeri var olamaz.. İnsan karakterini değerlendiren "sıradan" kişinin gözünden genel “iyi” ve “kötü” derecelendirmesinde kolaylık sağlaması yönüyle belirlenmiş sözcüklerdir.. Öte yandan işin daha gerçekçi yönü, kanımca, bu derecelendirmenin genel hareketlerin "sıradan" bakış açısıyla yorumlanmasıyla elde edilişidir.. "Sıradan" ifadesini kullanmamdaki gaye, bir kişinin iyi veya kötü olduğuna karar verirken dikkate alınan karmaşıklık ölçütüdür.. "Evet, bana kötülük yaptı, o yüzden kötüdür.." ise sıradan bir değerlendirmedir.. "Evet, bir sürü iyiliğinin yanında bir o kadar da kötülüğü vardır, o yüzden ona 'iyi' veya 'kötü' demek kolay olmaz..” gibi bir öneri sıradan olmayan bir değerlendirmedir..
Daha önceden de defalarca belirttiğim gibi “iyi” ve “kötü” diye bir şeyin varlığını yaratanlar biziz.. Bu konuda hala hiçbir şüphem yok.. Ancak aslında bu gece bu konu hakkında yazmak istememin nedeni bu değil.. "Schindler's List", "Max", “The Rise Of Hitler”, "The Reader", "Fargo", "Man On Wire", “Das Experiment” gibi filmleri izledikten sonra giderek daha fazla bir şekilde bu konu hakkında yazma isteği duydum.. Aslında gerçek çıkış noktası tahmin edebileceğiniz üzere Hitler’in II. Dünya Savaşı ile Avrupa’da yarattığı terördü.. Aynı zamanda yakın bir zamanda bu toplama kamplarından birini ziyaret edecek olmanın verdiği garip bir heyecanla dönemi anlatan filmleri bir kez daha izlemem de bu konu hakkında yazma isteğimi tetikledi..
“It's dangerous! It's dangerous to me.. You have to understand, Goeth is under enormous pressure.. You have to think of it in his situation.. He's got this whole place to run, he's responsible for everything that goes on here, all these people - he's got a lot of things to worry about.. And he's got the war.. Which brings out the worst in people.. Never the good, always the bad.. Always the bad.. But in normal circumstances, he wouldn't be like this.. He'd be all right.. There'd just be the good aspects of him - which - he's a wonderful crook.. A man who loves good food, good wine, the ladies, making money..”
Burada kendi görüşlerimi özgürce dile getirebiliyorum.. Aslında bu yeri koruyup yazmaya devam etmemdeki isteği veren de bu özgürlük.. Dolayısıyla kimsenin bu sözleri bir yaptırım, bir "bilmişlik" veya bir "ahkam" olarak algılamamasını bekliyorum.. Bunu belirtmem lazım, gördüğüm kadarıyla yazının karakterine de uygun olarak insanların bu tür tesellilere ihtiyacı var.. O yüzden size bu teselliyi vermeden başlamayacağım..
“İnsan” olmanın en iğrenç yanından bahsediyorum bu gece.. Burada bir kötülükten bahsedeceğim.. Evet, karmaşık anlamıyla.. Yani insanın içinde barındırdığı yarı kötü, yarı iyiden.. Maalesef kötü olma fırsatları verildiği ölçüde kötü, aksi takdirde iyi insan.. Buna tanıklık ettim.. Şöyle açıklayayım.. "Sıradan" bir değerlendirmeyle hep "iyi" davranan insanları gördüm, ancak onlarla konuştum.. Beni tanıdıkları ve benden korkmadıkları için bana dürüst davrandılar.. Söylediklerine göre onların da içlerinde “kötülük” var ve bunu bastırmak için inanılmaz bir çaba veriyorlar ve kabul ettikleri bir gerçeği daha söyleyeceğim.. Söz konusu "kötülükleri" yadsımıyorlar veya kendilerine ait olmadığını söylemiyorlar.. Sadece bastırarak "iyi" olduklarını söylüyorlar.. Bu kısım cidden çok etkileyici, zira "kötülük" en "iyi" insanın içinde bile varlığını sürdürüyor.. Dolayısıyla "kötülük" ve "iyilik" kavramı bambaşka bir boyut kazanıyor.. Şöyle.. Artık "kötülük" veya "iyilik" var mı diye sorgulamıyor insan.. Bir insanın “iyi” olması “kötülüğü” ne kadar bastırdığıyla ilgili olmaya başlıyor.. Bakın, burada çok ince bir ayrım var.. Her insan ne iyi, ne de kötü.. "Kötülüğü" bastırdığı ölçüde "iyi", bastırmadığı ölçüde "kötü"..
Anlatmaya çalıştığım da bu.. Tüm bu katliamları başlatan ve devam ettiren sadece Hitler değil.. Koca bir ulus.. Burada çok ciddi bir yere adım atıyoruz, dostlarım.. İşte burada insan için "iyi" veya "kötü" demenin pek de kolay olamayacağını vurgulamaya çalışıyorum.. Koca bir ulustan söz ediyoruz.. Hepsi mi "kötü" insanlardı sizce..? Ben hiç sanmıyorum ve içimdeki bu "kötü" yönden nefret ediyorum..!