algı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
algı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2009 Perşembe

Bardağın Dolu Tarafı



“Swirling round with this familiar parable..
Spinning, weaving round each new experience..
Recognize this as a holy gift and celebrate this
chance to be alive and breathing
chance to be alive and breathing..

This body holding me reminds me of my own mortality..
Embrace this moment.. Remember.. We are eternal..
A
ll this pain is an illusion..”


Aynada kendime bakarken çok tuhaf bir his duydum.. Aklımın içindeki tonlarca düşünceyi, algıyı, duyuşu, bilinci, konuşmayı, yazıyı, görüntüyü tutan bir ben vardı, bir de onu taşıyan bir vücut..

Aslında ben istediğim kişiyim içeride.. Raskolnikov’um ben aklımın içinde bazen.. Nietzsche'yim.. Kanun kaçağıyım kafamın içinde zaman zaman.. Şeytanım.. Operadaki hayaletim bazen.. Bazen Mersault’yum.. Bir başka zaman Tomáš’ım.. Bazen Javier Bardem.. Kimi zaman Roy Walker’ım.. Bazen mavi haydut.. Bazen üniversiteden bir dost.. Bazen babam.. Bazen annem gibi konuşuyorum sanıyorum.. Bazen istemediğim biri gibi.. Bir sürü gülüşüm var sanıyorum ben.. Bir sürü yüz ifadem.. Gözlerim içimdekileri anlatıyor diye biliyorum.. Saçlarım bazen uzun, bazen kısa oluyor benim.. Gözlerim bazen mavi bakıyor, bazen siyah.. Bazen herkes seviyor biliyorum beni.. Bazen tüm dünya nefret ediyor benden.. Bazen çok seksi sanıyorum kendimi.. Bazen evden dışarı çıkasım gelmiyor.. Bazen çok etkili konuştuğumu sanıyorum.. Bazen fazla konuştuğumu.. Bazen mavi giyiyorum biliyorum kendimi.. Bazen siyah.. Bazen sırtımda kınında kılıcımla gezdiğimi sanıyorum.. Bazen de çevirmen.. Bazen çok yakışıklıyım ben, bazen korkuncum.. Bazen düşünceliyim, bazen yalnızca boş bakıyorum.. Bazen niyetimi belli ediyorum ben, bazen belli ettiğimi sanıyorum.. Bazen hoşlanıyorum birinden.. Bazen kimseyle konuşasım gelmiyor.. Bir sürü karmaşa yaşıyorum içimde, dışarıdan sadece gülüyorum kimi zaman.. Dışarıdan çok üzgün görünüyorum bazen, içim kıpır kıpır oluyor.. Uykusuz görünüyorum bazen, bazen uyku mahmuru.. Endişeli görünüyorum bazen, bazen sakin.. Kızdığımı sanıyorum bazen, öyle sanmama kızıyorum sonra.. Ben sürekli değişiyorum içimde.. Ama hep tutarlı olduğumu sanıyorum yine de..

Bazen..


Ben her şey oluyorum içimde, her yere gidiyorum.. Ama zavallı vücudum sadece bana hizmet ediyor.. Yemek yiyor ki ben “bazen”leri yaşamaya devam edeyim.. Yorgun düşüyor, uykuya yatıyor "bazen"leri daha zinde yaşayayım diye.. Vücudum beynimin içindeki o çeşitliliğe tek bir şekilde yanıt veriyor.. Beni bu kabın içinde yaşatıyor.. Beni taşıyor.. Aklımın gidemeyeceği yerlere götürüyor beni yürüyerek.. Bir filme uzanıyor raftan, izleyeyim diye.. Vücudum.. Kan, sinir, kas ve iskelet.. Hepsi beni taşıyor içinde.. Beni muhafaza ediyor.. Beni içinde tutuyor.. Bana hizmet ediyor..



Aklımın içinde ölümsüzüm ben.. Zamansızım.. Sonsuza kadar varım.. O kadar büyüğüm.. O kadar geniş.. O kadar özgürüm.. Ben hiç öleceğime inanmıyorum aklımın içinde.. Ama bedenim bana ölümlülüğü hatırlatıyor durmadan.. Acıyı kullanıyor ölümlü olduğumu hissettirmek için.. Çabalıyor bir şekilde.. Ben gençken bile bana yaşlandığımı söylüyor.. O yüzden değil mi, insan yaşlandığını hissedemez ya bir türlü..? Çünkü vücut yaşlanır, kabı eskir aklın..

Vücudumdan sürekli bir şey bekler insanlar bir de.. Sırf akıl olarak var olsaydım kimse beni orduya almazdı mesela.. Kimse bana aşık olmazdı.. Kimse bana orgazm yaşatmazdı.. Kimse beni incitmezdi.. Kimse duymazdı.. Kimse görmezdi.. Kimse tanımlamazdı.. Kimse "güzel" veya "çirkin" demezdi.. Kimse gülüşüme hasta olmaz, bakışımdan kin duymazdı.. İş yerinde beni beklemezdi birileri.. Yemek yemezdim artık.. Kimse önüme çeşitli tatlar sunmazdı.. Hiçbir şeyi deneyim edemezdim.. Hep aklımın içinde kalırdım.. Sonsuz..

Nefes kutsal.. Etrafındaki tüm o güzellik ve güzelliğin basitliği.. Hayatı kucaklama.. Takdir etme.. Sevme.. İsteme.. Deneyim etme.. Daha fazlasını isteme.. Daha fazlasına imrenme.. Hissetme.. Duyma.. Hepsini vücudum veriyor bana.. "Tamam," diyor bana “sen ebedisin.. Sen asla yaşlanmayacak, asla eriyip bitmeyeceksin..” Sonra “Ama,” diyor.. “ben sana sınırlı da olsa güzellikleri yaşatacağım, sana aracı olacağım.. Gayelerine ulaş benim üzerimden.. Kullan beni.. Hayatı tanı sayemde.. Tüm bu güzelliklerin ardından ben öleceğim bir gün, sen de benimle geleceksin, akıl.. Tüm ebediyetine rağmen benim geçiciliğimi önleyemeyeceksin.. O yüzden.."

“O yüzden, ne..?” diye soruyorum..

“O yüzden tadını çıkar tüm bu güzelliğin.. Bu anın tadını çıkar.. Ben daha fazla eskiyip yitmeden..”

16 Ağustos 2009 Pazar

Estetik Kaygı


"Estetik kaygı" kavramını pek bir severim.. Estetik kaygı denilince akla güzelliği/çirkinliği betimleme konusunda duyulan tedirginlik hali gelebilir.. Aslında estetiğe dair duyulan bu kaygılanma biçimi diğer kaygılardan bir nebze farklıdır.. "Güzel" ve "çirkin" yavaş yavaş bize yedirilen estetik ölçütleri halini almıştır.. İstesek de çağımızdan, toplumumuzdan taban tabana farklı estetik anlayışına sahip olamayız gibi gelir.. Bu anlamda bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde bir şeyleri “beğeniriz” veya “beğenmeyiz”.. Ancak burada benim üzerinde durmak istediğim bu beğenilerde ne denli bilinçli olduğumuzdur..

Estetik beğeni, güzel ve çirkin konusunda estetik yargıda bulunabilme yetisidir.. Ancak estetik beğenilerin gelişiminde artık inatla tek tip beğenme biçimlerine yönlendirilmekteyiz.. Bu kolektif sapkınlık, yine modern insanın yaşama ve düşünme biçimleriyle doğrudan ilintilidir.. Küreselleşme kisvesi altında yutturulan tüm bu standartlaştırma olgusu insanlarda giderek ortak bir algılama biçimi yaratmayı hedeflemektedir.. Mesela güzellik ikonları olarak erkeklerde "Brad Pitt", kadınlarda "Angelina Jolie" tiplerinin inatla bize yedirilmeye çabalanmasını anlayamam.. Zira şahsen ben ikisini de beğenmem, ancak dikkat edin, bu kişilerin sunuluşunda bile geneli kucaklayıcı ifadeler kullanılır.. Veya inatla belirli ressamlar, belirli yazarlar, belirli oyuncular, belirli müzik grupları, belirli şairler üzerinde durulur.. Tüm bu çılgınlığın basının manipülasyonuyla sınırlı kalmaması da işin ne kadar çığırından çıktığını açıkça gösterir.. Toplum da kolektif bir şekilde bu beğenileri ulular.. "Herkes seviyorsa bir şey vardır.." savını topyekûn inkar edemem.. Bir nevi doğruluk payı vardır, ancak burada tüm mesele bunların dışındakilere yeterince paye verilmemesidir.. Neye paye vereceği konusunda kılavuz arayan, kararsız olan veya bilinçsiz olan bireyler kolaylıkla bu kolektif beğeni düzenine ayak uydurur.. Bireysel beğenilere saygı duyulduğu iddia edilse de, toplum ve çağın belirlediği güzellik/çirkinlik ölçütleri çağın insanının algısına bilinçli bir çabayla işlenir ve birey diğer beğenileri bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde dışlar.. Böyle uğrun uğrun kişinin algılayışına örülür bu kolektif beğeniler ve kişinin seçimlerinde ister istemez kayda değer bir rol oynar..

Estetik kavramı artık bütünüyle iğdiş ediliyor gibi geliyor bana.. Kolektif beğenilerin var olması değil mesele, onların dayatılması.. "Moda" kavramı gibi biraz.. Moda da tek tip yaratma gayesinin yırtıcı bir örneğidir mesela.. Moda, tam bir dayatmadır.. Şöyle düşünün, mağazalarda kafanızdaki bir giysiyi her zaman kolaylıkla bulamazsınız.. Hatta bunun için özel mekanlar bulunur.. Eğer böyle bir kıyafet istiyorsanız, ara sokaktaki bir pasajın en alt katındaki o "mekan"ı bulmak durumunda kalırsınız.. Piyasa "x", "y", "z" şunu, bunu satmaktadır.. Aşağı yukarı hepsi birbirine yakın ürünler sunar.. İnsanlar da ürün satın alırken "ben şunu istiyorum" diye değil de, "bunun farklı rengi var mı..?" şeklinde bu söz konusu dükkanları gezerler.. Bakın, bu bilinçsizce hepimizin yaptığı bir eylemdir.. Mağazaya girerken aklımızda nadiren renginden, tarzına kadar belirgin bir şey olur.. Mağazayı beğenme ölçütümüz, her zaman kendi beğenilerimiz olmayabilir bile..

Estetik kaygı taşımanıza gerek kalmaz böylece.. Reklamlarda belirli tipleri görürüz; en güzel kadını, en yakışıklı erkeği az çok tarif ederler bize reklam yapımcıları.. Biz de ona göre hayatımızda beğenilerimizi belirlemeye itiliriz.. Birileri bir filmi över, önümüze koyar, izler, toplumca severiz.. Birileri bir kitabı ve yazarını "best-seller” (hem de Türkiye’de, hem de bu şekilde raflar görürüz..!) diye önümüze koyar, okur, toplumca severiz.. Bir kere “en çok satan”ın "güzel"le bağdaştırılması yanlışlığı niye inatla yapılır ki hep..?

Güzellik yarışmaları vardır bir de.. Tıpkı moda gibi onlar da belirli bir "güzellik" anlayışının dayatılması biçimindedir.. Niye onca kadının arasından birini seçmeye çabalarsın ki..? Hadi seçtin, hadi benim adıma, benim yerime birini seçmene izin verdim.. O seçtiğin kadın neden diğerinden "daha güzel..?" ya da tüm dünyaya bu yeni kraliçeyi niye yutturmaya çalışırsın..? “Ben İsveçliyi beğendiydim” diyen bir teyzem bile gidip en sonunda seninkini hatırlasın diye mi..? Ya da hayatta kadınları değerlendirirken birinciyi kıstas alalım diye midir..?

Öyle ya, belki de derinliğe vaktimiz yoktur artık..! Sürekli bir acele içindeyiz yaşama dair.. Eğlence bile planlı, hesaplı, koşturmaca.. Hemen şunu yapayım, hemen şunu elde edeyim, şuradan buraya koşayım, zaman kalırsa döner bir de şuna zıplarım.. Oradan da şuraya..! Böyle ince ele, sık doku.. Ağırdan al.. Saatlerce zevk al.. O eskidenmiş..

Şimdi yalnızca dayatılan seçeneklerin hepsi arasından bir tanesini seçebilmeyi özgürlük sayıyoruz.. Kendi bulduklarımızla eğlenmekten, onları tanıtmaktan, onları ululamaktan korkuyoruz.. Evet “ben de çok sevdim..” deyiveriyoruz.. Böylesi bizim pozisyonumuzu sağlamlaştıracak ne de olsa.. Hem acelemiz de var..! Genelin sevdiğinden farklı sevmeyi de “aykırı” olarak görüyoruz.. O zaman da kendimizi bir şey sanıyoruz.. Ancak mesele sadece “estetik kaygı” en nihayetinde ve estetik kaygı bireysel bir deneyimdir.. Bu kaygıyı dayatmalar sayesinde ya da dayatmalara inat yaşamamaya çaba harcamak hayata biraz bilinç katardı belki, kim bilir..

Bu arada kapanışı da “Deliliğin Yükselişi” blogu yazarının paylaştığı bağlantıyla yapalım.. Filtreyi yitiren aklın nelere kadir olduğunu görmenizi isterim..

http://www.cowboybooks.com.au/html/acidtrip1.html

2 Temmuz 2009 Perşembe

Rüyaların Yapıldığı Madde





"Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz ve uykuyla çevrilidir küçücük hayatımız..."


Rüya.. Rüyaları çok seviyorum.. Aklın ölesiye özgürleştiği o ender zamanları.. Gün içinde görme, duyma, koklama algılarımızı, düşünme yetimizi kısıtlayan biçimler, alanlar, hacimler, davranışlar, dil, algı sınırları "özel bir maddeden yapılan" rüyaların doğasıyla taban tabana zıtlık ilişkisi içindedir.. Düşlerde alabildiğine özgürlük vardır..  Bir sürü renk, bir sürü his, bir sürü insan, bir sürü mekan, bir sürü düşünce öylesine harmanlanır ki o harman eşsiz bir ahenk bütünlüğüyle yepyeni hallerde ve yepyeni biçimlerle karşımıza çıkar.. Öyle ya rüyayı anlatmak zevkli değildir, zira anlatmayı becermek de bir o kadar zordur.. Dillendiremezsin işte.. Hayatındaki tüm sınırlar o sınırsızlığı anlatmaya yetmez.. Dilin kendisi bile çoğu kez kifayetsiz kalır..

En güzeli de rüya mı, gerçek mi algısıdır.. İnanılmazdır.. İnsan duyularından ve gerçeklik algısından şüphe duymaya iten bir durumdur gerçekten.. Aslında tıpkı rüyadaki gerçeklik algısı gibi, gündelik hayatta da duyuların güvenirliğine dair şüpheleri tetikleyen birçok an mevcuttur.. Düşünün, elma bana göre ekşi, sana göre tatlıysa gerçek elmanın tadını kim bilebilir..?

Salt duyulara güvenmek mümkün değildir.. Ancak ikimiz de üşüdüğümüzde gerçek bir soğukluk kavramından söz eder oluruz.. Gerçek soğukluk kavramı ikimizin gerçeğidir oysa.. Gerçek soğuk kavramını bilmek olası değildir bu nedenle.. Yani mesela, o anda üçüncü bir kişi üşümüyorsa bizim soğukluk kavramımız gerçek midir, değil midir..? Gerçek bir soğukluk kavramından söz etmek olası mıdır..? İşte bu noktada duyular sorgulamaya açık bir hal alıyor..

Akıl..? Rüyalarımızda duyularımızdan söz edemeyiz.. Ancak işte o anda aklım beni duyularımı gündelikteki gibi kullanıyormuşçasına yaşatıyor.. O vakit akla güvenmek de güçleşiyor.. Aklım bana "gerçek olmayan" bir şeyi "gerçekmişçesine" yaşatıyorsa tam da o rüya anında yediğim bir elma gerçek gibi oluyorsa gerçek bir elma tadını aldığımızı söyleyebilir miyiz..? Ya da şöyle düşünelim.. Uyuşturucu kullanan bir kişinin veya bir şizofrenin aklı ona o anda benim görmediğim bir şeyi yaşatabilir.. İşte tam da bu kişiler akıllarına veya duyularına güvenemez hale gelirler ve en garibi de yaşadıklarının gerçeklik algısında olup olmadığı konusunda da çoğu zaman net bir farkındalık halinde olmazlar.. O hiçlikte neye güvenebilirsin peki..?

Salt akla veya salt duyulara güvenmek çok güç.. Belki onları böylece ayırmak bile saçma.. Duyu demek akıl demek, akıl demek duyu demek olamaz mı..? Her şey insan beynine indirgenirse ve akıl-duyu ikilisini içeren bu beyin zaman zaman bizi yanıltabiliyorsa "gerçeklikten" söz etmek her daim mümkün mü..?

Aslında en güzeli.. Neden "gerçek" ve "gerçek olmayan" diye ayrım yapıyoruz ki..? Böyle bir ayrıma gerek yok belki de.. Varız ve bu varlıkta netlik aramak şüphesiz bir ihtiyaçtan ileri geliyor.. Netliğin verdiği güvenlik hissini sevmek gibi.. Bu ihtiyacı ortadan kaldırsak yaşam bu tanımlanamayan halinde daha kolay olamaz mı..? Hiçlik..? Olmama durumu.. Net olmama durumu aslında.. Bu fikre alışmak ve bunu kabullenmek kimileri için imkansız, kimileri için de imkanlı, ancak aşırı güç bir eylemdir.. Hiçliğin algısına nail olanlar çoğu kez sonsuzluğun algısına da yakın dururlar.. Genelde yaşam söz konusu olunca zevk düşkünü ve sınır konusunda çok sınırlı tahammül sahibi olurlar.. 

Bir nevi rüyada yaşamaya (ç)alışmak gibidir.. Denizin boyanıp boyanamayacağını bile düşünür, konuşur hale gelirsin.. 

Umarım bu gece güzel bir rüya görürsün..

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Sonsuzluğun Algısı



"Sınırlı her düzlem uzatılabilir, her sınır keyfidir.."

İnsan aklının evrenin “sonsuz” olması fikrini veya 1/3’ün sonucundaki sonsuzluğu algılayamaması veya tanımlayamaması çok enteresan bir konudur.. Örneğin malum Pi sayısı.. 3, 14159 26535 89793 23846 26433 83279 50288 41971 69399 37510 58209 74944 5923.. Bu ilk 65 basamağa kadarlık ondalık açılımdır ve uzar gider, maalesef hala da tam bir sonuç yoktur.. Ne kadar tuhaf, değil mi..? Sonsuzluk veya sonluluk fikri değil aslında tuhaf olan.. Sonsuzluk fikriyle başa çıkmak için bir sınır çizme ve netlik bulma inadımız.. Hala Pi sayısını netleştirmeye çalışan bir grup matematikçinin olması..?

İnsan aklını öyle bir hale getirdik ki.. Öyle inanıyorum, sonsuzluğu kavrayabilme kapasitesi, tıpkı kullanılmayan organların doğal seçimle düşmesi, işlevselliğini yitirmesi gibi insan aklından sökülüp alındı.. Bildiklerimiz hep sonlulukla sınırlı kaldı, her şeyin bir alanı, çevresi, hacmi vardı çünkü.. O yüzden artık hiçbir insan "sonsuzluk" fikri için algısında yer bulamayacak hale geldi.. En geleneksel karşı çıkış da “Vardır, illa ki bir sonu..” biçimindedir.. Ancak o sondan sonra neyin başladığını sormak istemem bile.. Düşün, sonu belirleyen bir düzlem var, peki onun ardında, o düzlemi delip geçmek istesen nereye gidersin..?

Hatırlarsanız çocukken “en büyük sayı nedir?” diye düşünürdük ve tam da o zaman ilk kez sonsuzlukla yüzleşmiştik.. Öyle bir sayı olsaydı, hemen ona 1 ekleyip daha büyüğünü bulabileceğimizle eğlenirdik..

Yok, yok işte.. Anla artık.. Zamanın da, mekanın da, sayının da sonu yok.. Neden illa bir sonu olmalı ki..? Neden bir şeylerin sonunun olmayabileceğini idrak edemiyorsun ki..? Neden hep sınır çiziyorsun ya da..? Neden sonsuzlukta başın dönüyor..?

Yine de keşke “sonsuzluğu” algılayabilseydik.. Sonsuz haliyle, sonsuzluk tanımlarını aklımızda sonluluk kavramını bildiğimiz gibi bilebilseydik..

Belki de sırrı ordadır.. Belki de sonsuzluk algılanamayandır..


"Evrenin sınır şartı, hiçbir sınır bulunmamasıdır.."

29 Haziran 2009 Pazartesi

Shiva ve Shakti




Hiç yoktan aklıma Platon'un yaratılıştaki kadın-erkek ilişkisinden dem vurduğu metaforik anlatımı geldi.. Biraz Tantrik kozmolojisindeki tanrısal çift Shiva ve Shakti'nin kusursuz ve parçalanamaz bütünlüğünü andırır bu benzetme.. Yapışık bir kadın-erkek figüründen söz eder Platon.. Birlikte hareket eden ve üremek için bir başkasına ihtiyaç duymayan androjen bir varlıktan.. Tabii ki Yunan tanrıları bu bağımsız varlığa karşı pek bir acımasız olurlar, onun kimseye ihtiyaç duymayacak kadar bağımsız oluşu saf itaati seven Yunan tanrılarını pek bir rahatsız eder.. Bu androjen varlığı güçsüz kılmak için ikiye bölerler ve böylece kadın-erkek ayrımı ortaya çıkar.. Ve o gün bugündür iki ayrı beden tek beden olmak için coşkuyla kucaklaşmaktadır, bu kucaklaşmanın adı da cinsel birlikteliktir.. İşte bu yolla kadın ve erkek yeniden bağımsız bir canlıya dönüşür, parçalanamaz bir bütünlük inşa eder..

Aslında bu doğrultuda çok eğlenceli başka bir tema daha geldi aklıma.. O da Carl Gustav Jung’un çok sevdiğim "anima" ve "animus" kavramlarıdır.. "Anima" her erkekteki bilinçdışı feminen taraftır ve psikolojideki yankısı büyük olmuştur.. Erkeklerdeki baskın kadınsılık bu kavramla açıklanagelmiştir.. "Animus" da bunun kadınlardaki karşılığıdır.. Bu kavramların en güzel tarafı, "persona" denilen toplum arasındaki kimliğine yön vermek amacıyla erkek çocuğa arabalar alıp, futbol izletmek; kız çocuğa bebekler alıp, onu pembelerle süslemektir.. Ancak çocuk "anima"sını bilinçdışı bir şekilde keşfeder ve "persona"sına katarsa işte ondan sonra otobüs, uçak, bebek, pembe hak getire.. Anima ve animus kavramları da bir noktada bu yaratılıştaki androjen varlığın emareleri olarak görülebilir..

İşte bu yüzdendir hep aklımda androjen varlığın imgeleri vardır söz konusu aşk olunca.. Ve nedense zıt karakterlerin bütünlüğü olarak hayal ederim daha çok.. Yani çiftler birbirine zıt olmalı ve o zıtlık kertesinde bütünlük sağlayabilmeliler.. Shiva’nın potansiyeli, Shakti’nin kinetiği müjdelemesi gibi.. İkilinin halihazırdaki özellikleri hiçbir şey yaratmıyorken zıtlıkların uyumunda evren, yaratılış ortaya çıkıyor.. Tepkimeler oluşuyor, sürekli yeniye dair devinim oluyor..

Tabii ki hala geriye bilinmezlik keyfi kalıyor ki o da ikilinin ayrılığının göstergesi mahiyetinde..

Öyle ya.. Bir insanın karşısındakinin dış yönünü bilip onun gerçek iç dünyasını yatakta birbirlerine dolansalar dahi hiçbir zaman kendi hissiyatıymış gibi deneyim edememesi ne garip..! Sanki hüzünlü bir tekillik bırakıyor peşinde..

Aynı şekilde bir erkeğin bir kadının duyduğu orgazmı, hissettiklerini, bir erkeğin bir hareketinin manevi, bir dokunuşunun maddi anlamda hissettirdiklerini asla bilememesi, ilk elden deneyim edememesi ne garip..!

Aynı şey tat alma, duyma, görme, koklama duyuları için de geçerli.. Tekil, görece ve öznel hepsi..

Bir insanın asla kendisinin dıştan nasıl göründüğünü, uyandırdığı (ilk) intibayı kestirememesi, gülüşünün tesirini, yüzündeki saflığı, ciddiyeti, kendi kendine kestirememesi ne garip..!

Ölesiye tekiliz bilincin ve algının içinde.. Ölesiye bireysel bütün deneyimler.. Bir başkasıyla yan yana dursan bile ölüm kadar sessiz ve bireysel..

Keşke yeniden androjen olsak..

28 Haziran 2009 Pazar

Kristal Zaman

“So you run and you run to catch up with the sun, but it's sinking
Racing around to come up behind you again
The sun is the same in a relative way, but you're older
Shorter of breath and one day closer to death..”

İnsan aklının algıladığı haliyle “zaman” kavramını çok seviyorum.. Böyle hani yıllarla, aylarla, haftalarla, günlerle, saatlerle, dakikalarla, saniyelerle ölçülen halini.. Olmayan halini, insan düzenlemesinin en belirgin örneğidir yıllar, aylar.. Böyle kendimizi düzenlemek için güneşe bakar, yön vermek isteriz akıp giden o şeye.. Dönen dünya, doğan, batan güneşten feyz alırız.. Kendimize yol gösterecek bir zemindir zaman..

Ama düşünsene.. Zaman inanılmaz görecedir.. Aslında öyle saatlerle, dakikalarla ölçmeye gelmez.. Dişlerini geçirdiğinde, çok sevdiği mekanı da yanına çektiğinde hele..

Dostum, ben zamanın çok hızlı aktığı zamanlardan çıkıp güneşin batmak bilmediği yere gittim.. Ve küçücük camları olan bir arabada günlerce, dakikalarca yol kat ettim.. O makinenin içindeki zaman algısı pek bir garipti.. Araçtan inince, o mekanlarda saatlerce bir gelişimi bekledikçe zamanın ne kadar görece olduğuna bir kez daha ilk elden tanıklık ettim.. Senin için bir gündü, dostum, sıradan bir gün.. Üzerine düşünmediğin bir an zaman ekseninde, lakin benim için bir gün demek hayat demekti.. Her gün bir yaşam daha kurtuluyordu o zaman diliminde..

Öte yandan bakıyorum.. Sevdiğim insanlar gitti, geri geliyor şimdi.. İşte senin zaman kavramının dahilinde ben de buyum.. Ben de böyle görüyorum.. Oysa koca bir evren akıyor göz pınarlarından.. Sen de bunu biliyorsun.. Ve sen, dostum, bu görece zamanda, görece mekanında, görece bedeninle her gün bir adım daha ölüme koşuyorsun.. Sevdiğin her şey de seninle birlikte.. Baksana, zaman dedin de, elini tuttuğum ilk kadının yüzünü hatırlayamaz oldum.. Zaman akıp gidiyor, bazen pençelerini aklımın perdelerine geçiriyor.. İç gıcıklayan bir dürtüyle gözlerimin altındaki sertlik kadar genç bakıyorum güneşe..

Kimseden de bekleme, dostum.. Biri sana zamanın geçtiğini, bir şeylerin seni değiştirdiğini, teninin, boyunun, saçının, gözünün, aklının, algının, bilincinin değiştiğini söylemeyecek.. Sadece sen bileceksin.. Hüznünde ve lezzetinde boğula boğula geçmişinin, hıçkıra hıçkıra sokaklarda.. Tüm ışıklar karardığında bile zaman geçiyor, dostum..

İnsan aklının zamanı algılayışı çoğu kez bilinçsiz.. Bu kadar geçmiş mi, ne günlerdi hey, havasındayızdır genelde.. Çünkü zaman bilinci umutsuz kılar bünyeyi.. Gidiyor her bir gün diye.. Hayallerin zaman boşluğunda kavrulduğunu gördükçe..

Umarım gününü gün edersin.. Umarım “yaşamdan çok ölüme yakın”sındır..

18 Haziran 2009 Perşembe

Yargılar ve Kategoriler




''Algının kapıları temizlenseydi insana
her şey olduğu gibi görünürdü, sonsuz
çünkü insan kapatmıştır kendini,
ta ki her şeyi mağarasındaki dar çatlaklarından görene dek..''


Yargı ve kategorilere ayırma.. Yargı ve hayatı büsbütün kolaylaştıran, ivedi karar almaya olanak veren kategorilere ayırma yetisi gündelik hayatta iletişimi zorlayan, felç eden bir gerekçe olarak duruyor karşımda.. Yargılar, öznel olanlardan söz ediyorum, dayandığı temeli akıldan aldığında kişinin duruşunu ele verebilir, aynı şekilde norm biçiminde sunulan yargıları içkinleştirmiş bireyin duruşu da gayet açık olur.. Hangisi iyi-kötü yargısı bana ait olmazdı herhalde.. Ancak kendi öznelliğimi önüme koyduğumda en azından içine oturtulduğum çerçeveyi süsleyen ve ben doğmadan hazırlanmış normları ve onların doğurttuğu yargıları reddedecek kadar tekil ve korkusuz olmayı seçiyorum..

Çağımın şu vaktinde iletişim beklentiler ve bunun tatmini üzerinden gerçekleşiyor, ancak şu var, iletişim tanımım, yine öznel olmakla birlikte, başkalığı kucaklamaya hazır olduğundan beklentiyle yaklaşmadan, kısa yollar aramadan sarp bir erek üzerinde yol alıyor.. Zaten bir bireyin vardığı yargıların kendi başına anlamsız kalmaya mahkum olacağını düşünüyorum.. İşte o noktada iletişim devreye girecektir.. O vakit parçalar başkalıklarını kaybetmeyecek, sadece çeşidin uyumunu göreceğiz ve bundan hoşnut olacağız.. Büyük bir yapboz içindeki küçük ve uyumlu parçalar.. Girinti-çıkıntı noktalarındaki iletişimsel ağ.. Tek ve büyük bir resim içindeki uyumlu renkler, hepsini birbirine topladığında ''küçük'' olanlar anlamlı,''büyük'' olan bütün..

Öte yandan yargılar da hiç olmasaydı belki bir karar almak mümkün olmayacaktı hiç bir konuda, ancak sınırı zorladığında ise çok büyük yanılgılara neden olduğuna şahit oldum.. Belki de sebep hızdaydı.. Çözümün de denge olduğu açık o zaman.. Bu bir nevi temel hareket noktası gibi.. Bir orta nokta, ılımlı yaklaşım.. Bir kum saati gibi.. Doygunluğa vardığı zaman geri çevirmek gerekir.. Devinimi sağlamak için.. Ama bu da bir dengedir işin özünde.. Zamanı dolunca harekete geçmek.. Ama dolana kadar da sabırla beklemek.. Bir toplumun devrime gidişi gibi.. Yıkmak için zamanı geldiğinde sınırları zorlayabilirsin.. Ömrünü tamamlamıştır çünkü o yargı.. Tabii ki bu uğurda vaktinden önce veya ölü doğumlar da olabilir, ancak doğada yaratmak için kaynak bol.. Bazen aklın şaşaladığı bir an gelebiliyor, o vakit dengeyi doğada aramak bir zemin olabilir..

Özetle, iletişimin yeri ve önemi çok büyük.. Yoksa kendi zihnimizin duvarlarını aşamayız.. İletişerek eklemek, çoğalarak büyümek daha iyi.. Hızlı ve tekil bir büyüme sonrasında balon kadar hassas olabilir birey.. Ufak bir hamle tüm dolgunluğu alabilir..