carl gustav jung etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
carl gustav jung etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2009 Salı

Demokles’in Kılıcı




"There is no coming to consciousness without pain.."

Farkındalık.. "Saf" mutluluk/tasasızlık üzerinde uzanan, at kılına bağlı keskin bir kılıç olmuştur benim için.. Aslında bir noktadan sonra buna dönüşmüştür.. Sorunlu bir çocukluk dönemi geçirmedim.. Trajik olaylara maruz kalmadım.. Gayet normal bir çocuk gibi büyüdüm ben de.. Sokakta plastik top oynadım, terleyip terleyip su içtim, muzun ve Kinder Surprise'ın nispeten pahalı olduğu yıllarda büyüdüm, zengin arkadaşlarımın evinde Intertoy oyunları oynamaktan haz aldım, halıları yol yapıp araba sürdüm, Betamax ve VHS kasetlerle film izledim, geç bir zamanda bilgisayara sahip oldum, kaset kapaklarından şarkı sözlerini okuyup şarkılara eşlik ettim, garson boy diye yutturulan anlamsız, büyük ve biçimsiz elbiseler giydim, hiçbir zaman istediğim uzunlukta saç kesimi yaptıramadım, babaanne veya anneanneye özgü salçalı ekmeklerden yedim, Rotring, Susam Sokağı vb. derken bu yaşa kadar geldim..

Ama sonra bir yerde kırılma noktası geldi.. Şüphe başladı.. O ana kadar verilenleri aldım, aldım, aldım.. Televizyondan, aileden, arkadaşlardan, öğretmenlerden.. Sonunda aldıklarım darasına sığmamaya başladı.. Başlangıçta taşıp önüme düşenlere şüpheyle baktım.. İğreti duranları yokladım.. Böyle anlatılan, gösterilenlerle benim bulduklarım arasındaki farklara odaklandım.. Sonra büsbütün daranın içine daldım gözleri ateş saçan kuduz gibi.. Ani bir aydınlanma anını defalarca yaşadım.. İşte o vakit yılların Tombo kalemi, benim için bir anda Tombow oldu.. Plastik topla attığım gollerin veya atamadıklarımın sorumlusu tam olarak ben değildim mesela, muz o kadar da aşmış bir şey değildi, Kinder Surprise reklamlarında şaşkınlıktan deliye dönen çocuklar gibi şaşırmak mümkün değildi, Intertoy oyunlarının da tıpkı benim oyunlarım gibi kırılabilen malzemelerden yapıldığı bir gerçekti, halıdaki motifler belirlenirken asla oyuncak arabalar için otoyol yapmak düşünülmemişti oysa ki, Betamax ve VHS’de dil seçeneği yoktu, geç zamanda sahip olduğum bilgisayarla bir matematik hipotezi bile üretemedim, kaset kapaklarındaki kimi sözlerin şarkıdakilerle aynı olmayabileceğiyle tanıştım, annem ve babamın saçımı sürekli olarak kısa kestirmelerinin ardındaki nedenin bir şekil kaygısı olmadığını öğrendim, efsanevi olarak yalnızca babaannemin yapabildiğine inandığım o salçayı markette bir rafta gördüm, Rotring'im sürekli uçları kırmaya başladı ve Susam Sokağı'ndaki tüm yaratıklar aslında birer insandı..





Bunların tümü “büyümek”ti.. Onun da farkına vardım.. Sonra.. Sonra bu irdeleme bitmek bilmedi.. Daha soyut konulara dair farkındalık kazanmaya başladım.. Devamlı olarak eleştirel bir bakış açısı yakalamaya çabaladım.. Durduğum, üzerine bastığım zemini devamlı olarak kontrol ettim.. Devamlı olarak eşeledim.. Sonra..?

Sonra farkındalık arttıkça saf mutluluk benden giderek uzaklaştı.. Böyle her bir şeyi sevemez, her bir şeye ilgi duyamaz, her bir şeyi olduğu gibi kabul edemez, her bir şeyi isteyemez, her bir şeyle tatmin olamaz, her bir şeye inanamaz oldum.. Bir kere edindikten sonra isteseniz de sizden gitmeyen bir tecrübeye dönüştü farkındalık.. Kendimin ve insanların eylemlerini dış perdeden incelemeye, söylediğim ve söylenen her sözün altındaki diğer anlamları aramaya başladım, incelikli ve düşünceli olmayan davranışlara karşı tahammülsüzlüğüm gelişti, bazen kendimi diğerlerine yabancı hissettim, sessiz oturmaya başladım sırf sinirimden, boş konuşan insanlara nefret duymaya başladım, kırlarda el ele koşan çiftlere hayret ettim, insanların neden el ele tutuştuklarını düşünmekten öpüşmenin ardında yatan bilimsel gerçeği aramaya kadar giden durmayan, kimi zaman rahatsız edici bile olabilen her şeyi net görmeye çabalama inadına kadar geldi dayandı tüm bu sorgulayış..

Aklın bacaları temizlendikten sonra sorgulamaya dair süreç asla durmak bilmiyor.. Daha da uçlara gidiyor.. Daha da çirkinleşiyor o bir zamanların pembelikleri.. En sonunda susmak geliyor içinizden.. Apartman merdivenlerini inerken bile kafanızdan sayısız düşünce geçiyorsa, kimi zaman anlamsız fikirler uyumanızı engelliyorsa, karşınızdakinin bir bakışının altındaki tüm olası anlamları gözden geçiriyorsanız, size hakaret eden kişi o olayı çoktan unutmuşken siz, bu hakarete neden olmuş olabilecek tüm davranışlarınızı bir bir irdeliyorsanız saf mutluluk ve ona dair tüm imgeler artık size bir daha uğramayacaktır.. Ama size iyi bir haber vereyim, dalganın götürdüğü o oyuncakları istemeye devam etmeyeceksiniz de.. Duvar yıkıldı, perde indi ve işin en acısı size duvarı yeniden örme, perdeyi yeniden asma şansı verilseydi bile bunu yapmazdınız.. Sizi temin ederim..

23 Ağustos 2009 Pazar

Gölge Oyunu



“Everyone carries a shadow, and the less it is
embodied in the individual’s conscious life,
the blacker and denser it is..
At all counts, it forms an unconscious snag,
thwarting our most well-meant intentions..”

"Gölge” kavramı her insan bilincine içkin bir ilk örnek/arketiptir.. Gölge dediğimizde insan zihninde “bilinçaltında bulunan”, “bastırılmış”, “geliştirilmemiş" ve “reddedilmiş” her şeyden söz ediyoruzdur.. Kişinin kendinin farkında olabilmesi için öncelikle gölgesiyle yüzleşmesi gerekir.. Her ne kadar çoğu eylemimizin bilincinde olsak da söz konusu kendimizin, isteklerimizin, seçimlerimizin ve inançlarımızın farkında olmak olduğunda hiçbir birey kendisiyle ilgili bu “gölge” sırrını bütünüyle çözdüğünü iddia edemez olur.. Ancak kişi bilinçsiz biçimde devamlı olarak gölgesinden kaçmayı da seçebilir.. Kendiyle tanışmanın, kendini anlamanın en temel yolu gölgeyle buluşmaktır.. Gölgede; en çirkin, en yanlış, en hatalı, en başarısız, en korkak, en hayvansı, en bencil “ben” de olabilir; benim keşfedemediğim, benim yansıtmadığım ve henüz gösteremediğim tüm iyi niteliklere sahip “ben” de bulunabilir.. Burada aslolan gölgenin iyi/kötü niteliği değildir; önemli olan bilinç düzeyindeki "ben" ile gölge "ben" arasındaki tanışıklık, anlaşma ve uzlaşmadır bu anlamda..


Gölgesiyle uzlaşamadığını birinci elden gördüğüm, bir başka deyişle görecek kadar tanıdığım birkaç insan oldu hayatımda.. Devamlı olarak içine dönmekten, asıl kendiyle tanışmaktan, yüzleşmekten kaçarak, kendisini dara sokan eylemlerini görmezden gelerek veya yaptığı belirli seçimlerin içini kanattığını görmesine rağmen, aslında mevcut konumundan hiç memnun olmasa bile bir "nedenden" ötürü durduğu yerde durmayı seçmeye devam eden, bu "nedeni" hiç sorgu kefesine yatırmayan, yaşadığı sıkıntıların külfetini devamlı olarak “başkalarına” veya “şanssızlığa” mal eden ve “nedene” dair bir içgörü kazanmadığı için kısır bir döngüyle bir sonraki seçiminde ve daha sonrakinde ve ondan sonrakinde biteviye hata ağına takılıp kalan zihinler tanıdım..

Bu insanları bilirsiniz.. Etrafımızdadırlar.. Her yerde onlara rastlamak mümkündür.. Bazıları gerçekten zeki de olur.. Normalden daha zeki, daha anlayışlı ve daha incelikli.. Bu yüzden onlarla yaşanan bu “tanışma” deneyimi biraz daha üzücü olur.. O kadar zeki birinin bu çıkmaza düşmüş olmasını anlayamazsınız.. Kendinin hiç farkında olmadığını (veya çok az farkında olduğunu), bir tür gölge oyunu oynadığını ve aslında perdenin arkasında uzun süredir sakladığı başka bir benliğinin olduğunu, fakat onu gün ışığına çıkarmadığını siz bile sezersiniz, ancak o sezemez.. O, günlük hayatın acelesinde akışa kaptırmıştır kendini biraz, her şeyden sıyrılıp kendine vakit ayırmaz ve hatta çoğu kez yalnız kalmaktan ödü patlar.. Yalnızken "gölge"yle tanışma ihtimalinin farkındadır, ancak biteviye inkar eder ve baskılar gölgesini.. “Ben öyle biri değilim”, der.. Kendisi hakkında konuşulmasından hoşlanmaz.. Hatalarında kendini haklı çıkarır.. Hatta biri bana "benim hakkımda söylediklerin çok fazla geliyor" demişti, "bunları duymak beni huzursuz hissettiriyor." İşte tam da bu..! O huzursuzluk hissiyatı ipin ucunu ele veriyor.. Söylediğim sözler, gölgesini dışarı çağırıyor.. Bir ayin gibi.. Konuştuğum her dakika kendiyle ilgili öğrendikleri onu korkutuyor.. Korktuğumuz her şeye karşı davranışımızı biçimlendiren o ilkel içgüdüyle “itiyor”, “uzaklaştırıyor..” Bazen de “yanlış anlaşıldığını” düşünüyor basitçe..


Gölgeyle tanışmanın ilk adımı, kendi hayatımızın sorumluluğunu tamamen üstlenmek.. Ancak bütünüyle, bakın.. Bu oldukça önemli.. Bir anda.. Bıçak gibi keskin.. Başkalarının tasarımlarına göre hayatı idame ettirmekten vazgeçmek.. Kararsızlık anında başkalarına danışmamak.. Tüm desteği kendinde bulmak ve karar anı geldiğinde tamamen "kendi”nden feyzalmak.. En sonunda da eyleminin sonucuna katlanmak, eyleminin sonucuyla yüzleşmek.. Şayet sonuç sizin için kötü olmuşsa yeni deneyimlerde yeni seçimler yapacakken bu deneyimi ve sonuçlarını anımsamak; anımsarken de kendinin farkında olmak..

“As above, so below, as within, so without, so that the miracle of the one can be established..”

Bir sonraki adım, reddetme ve bastırma mekanizmasını durdurmak olacaktır.. Bu noktada reddetme ve bastırma dürtüsünü tetikleyen eylemlerin kaynaklarını saptamaya çalışmak gerekecektir.. Bu toplum olabilir, ahlak kuralları olabilir, ailenin yetiştirme biçimi olabilir, baba figürü olabilir, anne figürü olabilir veya çok etkilenilen bir arkadaş olabilir.. Veya çok sevilen bir kitap.. Çok büyütülen hayali bir kahraman veya çok sevilen bir senaryo.. Nedeni sayısız olabilir, ancak kişinin kendi hayatındaki bu etmenleri saptaması çok güç değildir.. Karşısında görüp de gereğinden fazla tepki gösterdiği veya içten içe kendini kötü hissetmesine neden olan sözleri, özellikleri veya olayları karşısına alabilmelidir birey.. Size söylendiğinde aşırı tepki göstermediğiniz bir sürü konu da vardır, ancak nedense bazılarından kaçmak, bazılarını ötelemek istersiniz ve bunlara karşı gereğinden fazla tepki gösterirsiniz.. Hatta o aşırı tepkinin ardından bir uyanma durumu olur içeride bir yerlerde.. “Niye bu kadar kızdım ki, niye bu kadar tepki gösterdim ki..?" gibi.. İşte o anda gölgeyle ilk köprüler atılmıştır aslında.. Ama üzerine gitmezseniz bastırma ve reddetme mekanizması derhal devreye girecektir.. Sizi tekrar “bilinçsiz” akışa sürükleyecektir büyük bir zevkle..

Son olarak toplum, aile veya arkadaşlar tarafından kabul edilip edilmemeyi akıldan çıkarmak geliyor.. Bu en ağır ve en güç süreçtir.. Gerçekten böyle derinin ete yapışması gibidir başkaları önünde oluşturulmuş tüm bu “özsaygı” değerleri, bu sosyal konum.. Başkalarıyla yan yanayken “Ben böyle biri değilim..” demek, onların tepkisinden korkmak, sahip olunan pozisyonun yerinden oynayıp yok olmasından çekinmek.. Sevilmeyeceğini, istenmeyeceğini düşünüp korkmak.. Sırf bu yüzden susmak.. Sırf bu yüzden "karanlık tarafı" gömmeye çabalamak.. İçinizde bir eylemi gerçekleştirmek, onu seçmek, istemek veya ona uygun davranmak için her türlü kanıt buluyorken sırf bu etmenlerin uğruna bu hislerin varlığını reddetmeye çabalamak..

Şu hissi kesinlikle yaşamışsınızdır.. Tam ağzınızdan bir söz çıkar.. O anda ya siz fark edersiniz, ya da karşınızdaki size fark ettirir.. Onu veya onun gözündeki konumunuzu kaybetme korkusu devreye girer ve "Hayır, öyle demek istemedim.." dersiniz.. İşte tam da öyle demek istemişsinizdir aslında.. "Gölge" öyle dedirtmiştir size..


Dürüstçe ve açıklıkla kurulan, gerçek bir iletişimde (hepimiz bunu muhakkak birileriyle yaşamışızdır) kişi güç mücadelesinden uzaklaşmayı başarabilir, kendini yavaş yavaş açar ve ötekinin kollarına bırakırsa gölgesiyle tanışmaya yaklaşabilir.. Gerçekten yanında ezilip büzülmekten korkmadığımız, yanında kendimizi rahat hissettiğimiz, güç mücadelesine girmediğimiz, bizi biz olarak kabul eden biriyle birlikteyken kurduğumuz iletişimde kendimizle ilgili söylemediklerimizi söylemeye başlarız veya o bize bizle ilgili saptamalarını söyler, biz de buna karşı koymayız.. İşte tam o anda yine uyanışın kıpırtıları olur.. Kişi eylemlerine, kişiliğine, hatalarına, başarılarına, karakterine ve yaşamına ilişkin aydınlık bir içgörü kazanmaya başlar.. Uyanır..

Daha önceden bahsettiğim gibi "denge" çok önemli bir unsurdur.. En nihayetinde bilinç ile bilinçaltı arasındaki çatışma anlarında bastırmak, reddetmek veya ötelemek yerine "dengeyi" bulmaya özen göstermek gölgeyi kucaklamak anlamına gelir.. Artık bastırmaktan vazgeçersiniz.. Artık engel olmaktan.. Ama sınırlarınızı bilirsiniz.. Uçlarda yaşamak ile bastırıp reddetmek arasındaki o dengeyi yakalarsınız.. Kendinizle tanışırsınız en sonunda..! Daha doğrusu kendinizin bugüne kadar karanlık kalmış tarafıyla.. Artık reddetmek ve bastırmak yok.. Sonucu "ideal”lerle ters düşmek olsa bile.. “İdeal” diye söz edilenlere aykırı davranmak olsa bile.. Belirlenen "ideal yaşam"ın "ideal" güzellikleriyle restleşmek olsa bile.. Bildiğiniz ve bildiğinizde sizi daha mutlu edecek bir şeye kavuşacaksınız "diğer tarafa geçince".. O da kendiniz.. Karanlık tarafınız.. Perdenin arkasındaki siz..

“Whatever one does not live, lives against one..”

29 Haziran 2009 Pazartesi

Shiva ve Shakti




Hiç yoktan aklıma Platon'un yaratılıştaki kadın-erkek ilişkisinden dem vurduğu metaforik anlatımı geldi.. Biraz Tantrik kozmolojisindeki tanrısal çift Shiva ve Shakti'nin kusursuz ve parçalanamaz bütünlüğünü andırır bu benzetme.. Yapışık bir kadın-erkek figüründen söz eder Platon.. Birlikte hareket eden ve üremek için bir başkasına ihtiyaç duymayan androjen bir varlıktan.. Tabii ki Yunan tanrıları bu bağımsız varlığa karşı pek bir acımasız olurlar, onun kimseye ihtiyaç duymayacak kadar bağımsız oluşu saf itaati seven Yunan tanrılarını pek bir rahatsız eder.. Bu androjen varlığı güçsüz kılmak için ikiye bölerler ve böylece kadın-erkek ayrımı ortaya çıkar.. Ve o gün bugündür iki ayrı beden tek beden olmak için coşkuyla kucaklaşmaktadır, bu kucaklaşmanın adı da cinsel birlikteliktir.. İşte bu yolla kadın ve erkek yeniden bağımsız bir canlıya dönüşür, parçalanamaz bir bütünlük inşa eder..

Aslında bu doğrultuda çok eğlenceli başka bir tema daha geldi aklıma.. O da Carl Gustav Jung’un çok sevdiğim "anima" ve "animus" kavramlarıdır.. "Anima" her erkekteki bilinçdışı feminen taraftır ve psikolojideki yankısı büyük olmuştur.. Erkeklerdeki baskın kadınsılık bu kavramla açıklanagelmiştir.. "Animus" da bunun kadınlardaki karşılığıdır.. Bu kavramların en güzel tarafı, "persona" denilen toplum arasındaki kimliğine yön vermek amacıyla erkek çocuğa arabalar alıp, futbol izletmek; kız çocuğa bebekler alıp, onu pembelerle süslemektir.. Ancak çocuk "anima"sını bilinçdışı bir şekilde keşfeder ve "persona"sına katarsa işte ondan sonra otobüs, uçak, bebek, pembe hak getire.. Anima ve animus kavramları da bir noktada bu yaratılıştaki androjen varlığın emareleri olarak görülebilir..

İşte bu yüzdendir hep aklımda androjen varlığın imgeleri vardır söz konusu aşk olunca.. Ve nedense zıt karakterlerin bütünlüğü olarak hayal ederim daha çok.. Yani çiftler birbirine zıt olmalı ve o zıtlık kertesinde bütünlük sağlayabilmeliler.. Shiva’nın potansiyeli, Shakti’nin kinetiği müjdelemesi gibi.. İkilinin halihazırdaki özellikleri hiçbir şey yaratmıyorken zıtlıkların uyumunda evren, yaratılış ortaya çıkıyor.. Tepkimeler oluşuyor, sürekli yeniye dair devinim oluyor..

Tabii ki hala geriye bilinmezlik keyfi kalıyor ki o da ikilinin ayrılığının göstergesi mahiyetinde..

Öyle ya.. Bir insanın karşısındakinin dış yönünü bilip onun gerçek iç dünyasını yatakta birbirlerine dolansalar dahi hiçbir zaman kendi hissiyatıymış gibi deneyim edememesi ne garip..! Sanki hüzünlü bir tekillik bırakıyor peşinde..

Aynı şekilde bir erkeğin bir kadının duyduğu orgazmı, hissettiklerini, bir erkeğin bir hareketinin manevi, bir dokunuşunun maddi anlamda hissettirdiklerini asla bilememesi, ilk elden deneyim edememesi ne garip..!

Aynı şey tat alma, duyma, görme, koklama duyuları için de geçerli.. Tekil, görece ve öznel hepsi..

Bir insanın asla kendisinin dıştan nasıl göründüğünü, uyandırdığı (ilk) intibayı kestirememesi, gülüşünün tesirini, yüzündeki saflığı, ciddiyeti, kendi kendine kestirememesi ne garip..!

Ölesiye tekiliz bilincin ve algının içinde.. Ölesiye bireysel bütün deneyimler.. Bir başkasıyla yan yana dursan bile ölüm kadar sessiz ve bireysel..

Keşke yeniden androjen olsak..