bilinçaltı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilinçaltı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2009 Pazar

Gölge Oyunu



“Everyone carries a shadow, and the less it is
embodied in the individual’s conscious life,
the blacker and denser it is..
At all counts, it forms an unconscious snag,
thwarting our most well-meant intentions..”

"Gölge” kavramı her insan bilincine içkin bir ilk örnek/arketiptir.. Gölge dediğimizde insan zihninde “bilinçaltında bulunan”, “bastırılmış”, “geliştirilmemiş" ve “reddedilmiş” her şeyden söz ediyoruzdur.. Kişinin kendinin farkında olabilmesi için öncelikle gölgesiyle yüzleşmesi gerekir.. Her ne kadar çoğu eylemimizin bilincinde olsak da söz konusu kendimizin, isteklerimizin, seçimlerimizin ve inançlarımızın farkında olmak olduğunda hiçbir birey kendisiyle ilgili bu “gölge” sırrını bütünüyle çözdüğünü iddia edemez olur.. Ancak kişi bilinçsiz biçimde devamlı olarak gölgesinden kaçmayı da seçebilir.. Kendiyle tanışmanın, kendini anlamanın en temel yolu gölgeyle buluşmaktır.. Gölgede; en çirkin, en yanlış, en hatalı, en başarısız, en korkak, en hayvansı, en bencil “ben” de olabilir; benim keşfedemediğim, benim yansıtmadığım ve henüz gösteremediğim tüm iyi niteliklere sahip “ben” de bulunabilir.. Burada aslolan gölgenin iyi/kötü niteliği değildir; önemli olan bilinç düzeyindeki "ben" ile gölge "ben" arasındaki tanışıklık, anlaşma ve uzlaşmadır bu anlamda..


Gölgesiyle uzlaşamadığını birinci elden gördüğüm, bir başka deyişle görecek kadar tanıdığım birkaç insan oldu hayatımda.. Devamlı olarak içine dönmekten, asıl kendiyle tanışmaktan, yüzleşmekten kaçarak, kendisini dara sokan eylemlerini görmezden gelerek veya yaptığı belirli seçimlerin içini kanattığını görmesine rağmen, aslında mevcut konumundan hiç memnun olmasa bile bir "nedenden" ötürü durduğu yerde durmayı seçmeye devam eden, bu "nedeni" hiç sorgu kefesine yatırmayan, yaşadığı sıkıntıların külfetini devamlı olarak “başkalarına” veya “şanssızlığa” mal eden ve “nedene” dair bir içgörü kazanmadığı için kısır bir döngüyle bir sonraki seçiminde ve daha sonrakinde ve ondan sonrakinde biteviye hata ağına takılıp kalan zihinler tanıdım..

Bu insanları bilirsiniz.. Etrafımızdadırlar.. Her yerde onlara rastlamak mümkündür.. Bazıları gerçekten zeki de olur.. Normalden daha zeki, daha anlayışlı ve daha incelikli.. Bu yüzden onlarla yaşanan bu “tanışma” deneyimi biraz daha üzücü olur.. O kadar zeki birinin bu çıkmaza düşmüş olmasını anlayamazsınız.. Kendinin hiç farkında olmadığını (veya çok az farkında olduğunu), bir tür gölge oyunu oynadığını ve aslında perdenin arkasında uzun süredir sakladığı başka bir benliğinin olduğunu, fakat onu gün ışığına çıkarmadığını siz bile sezersiniz, ancak o sezemez.. O, günlük hayatın acelesinde akışa kaptırmıştır kendini biraz, her şeyden sıyrılıp kendine vakit ayırmaz ve hatta çoğu kez yalnız kalmaktan ödü patlar.. Yalnızken "gölge"yle tanışma ihtimalinin farkındadır, ancak biteviye inkar eder ve baskılar gölgesini.. “Ben öyle biri değilim”, der.. Kendisi hakkında konuşulmasından hoşlanmaz.. Hatalarında kendini haklı çıkarır.. Hatta biri bana "benim hakkımda söylediklerin çok fazla geliyor" demişti, "bunları duymak beni huzursuz hissettiriyor." İşte tam da bu..! O huzursuzluk hissiyatı ipin ucunu ele veriyor.. Söylediğim sözler, gölgesini dışarı çağırıyor.. Bir ayin gibi.. Konuştuğum her dakika kendiyle ilgili öğrendikleri onu korkutuyor.. Korktuğumuz her şeye karşı davranışımızı biçimlendiren o ilkel içgüdüyle “itiyor”, “uzaklaştırıyor..” Bazen de “yanlış anlaşıldığını” düşünüyor basitçe..


Gölgeyle tanışmanın ilk adımı, kendi hayatımızın sorumluluğunu tamamen üstlenmek.. Ancak bütünüyle, bakın.. Bu oldukça önemli.. Bir anda.. Bıçak gibi keskin.. Başkalarının tasarımlarına göre hayatı idame ettirmekten vazgeçmek.. Kararsızlık anında başkalarına danışmamak.. Tüm desteği kendinde bulmak ve karar anı geldiğinde tamamen "kendi”nden feyzalmak.. En sonunda da eyleminin sonucuna katlanmak, eyleminin sonucuyla yüzleşmek.. Şayet sonuç sizin için kötü olmuşsa yeni deneyimlerde yeni seçimler yapacakken bu deneyimi ve sonuçlarını anımsamak; anımsarken de kendinin farkında olmak..

“As above, so below, as within, so without, so that the miracle of the one can be established..”

Bir sonraki adım, reddetme ve bastırma mekanizmasını durdurmak olacaktır.. Bu noktada reddetme ve bastırma dürtüsünü tetikleyen eylemlerin kaynaklarını saptamaya çalışmak gerekecektir.. Bu toplum olabilir, ahlak kuralları olabilir, ailenin yetiştirme biçimi olabilir, baba figürü olabilir, anne figürü olabilir veya çok etkilenilen bir arkadaş olabilir.. Veya çok sevilen bir kitap.. Çok büyütülen hayali bir kahraman veya çok sevilen bir senaryo.. Nedeni sayısız olabilir, ancak kişinin kendi hayatındaki bu etmenleri saptaması çok güç değildir.. Karşısında görüp de gereğinden fazla tepki gösterdiği veya içten içe kendini kötü hissetmesine neden olan sözleri, özellikleri veya olayları karşısına alabilmelidir birey.. Size söylendiğinde aşırı tepki göstermediğiniz bir sürü konu da vardır, ancak nedense bazılarından kaçmak, bazılarını ötelemek istersiniz ve bunlara karşı gereğinden fazla tepki gösterirsiniz.. Hatta o aşırı tepkinin ardından bir uyanma durumu olur içeride bir yerlerde.. “Niye bu kadar kızdım ki, niye bu kadar tepki gösterdim ki..?" gibi.. İşte o anda gölgeyle ilk köprüler atılmıştır aslında.. Ama üzerine gitmezseniz bastırma ve reddetme mekanizması derhal devreye girecektir.. Sizi tekrar “bilinçsiz” akışa sürükleyecektir büyük bir zevkle..

Son olarak toplum, aile veya arkadaşlar tarafından kabul edilip edilmemeyi akıldan çıkarmak geliyor.. Bu en ağır ve en güç süreçtir.. Gerçekten böyle derinin ete yapışması gibidir başkaları önünde oluşturulmuş tüm bu “özsaygı” değerleri, bu sosyal konum.. Başkalarıyla yan yanayken “Ben böyle biri değilim..” demek, onların tepkisinden korkmak, sahip olunan pozisyonun yerinden oynayıp yok olmasından çekinmek.. Sevilmeyeceğini, istenmeyeceğini düşünüp korkmak.. Sırf bu yüzden susmak.. Sırf bu yüzden "karanlık tarafı" gömmeye çabalamak.. İçinizde bir eylemi gerçekleştirmek, onu seçmek, istemek veya ona uygun davranmak için her türlü kanıt buluyorken sırf bu etmenlerin uğruna bu hislerin varlığını reddetmeye çabalamak..

Şu hissi kesinlikle yaşamışsınızdır.. Tam ağzınızdan bir söz çıkar.. O anda ya siz fark edersiniz, ya da karşınızdaki size fark ettirir.. Onu veya onun gözündeki konumunuzu kaybetme korkusu devreye girer ve "Hayır, öyle demek istemedim.." dersiniz.. İşte tam da öyle demek istemişsinizdir aslında.. "Gölge" öyle dedirtmiştir size..


Dürüstçe ve açıklıkla kurulan, gerçek bir iletişimde (hepimiz bunu muhakkak birileriyle yaşamışızdır) kişi güç mücadelesinden uzaklaşmayı başarabilir, kendini yavaş yavaş açar ve ötekinin kollarına bırakırsa gölgesiyle tanışmaya yaklaşabilir.. Gerçekten yanında ezilip büzülmekten korkmadığımız, yanında kendimizi rahat hissettiğimiz, güç mücadelesine girmediğimiz, bizi biz olarak kabul eden biriyle birlikteyken kurduğumuz iletişimde kendimizle ilgili söylemediklerimizi söylemeye başlarız veya o bize bizle ilgili saptamalarını söyler, biz de buna karşı koymayız.. İşte tam o anda yine uyanışın kıpırtıları olur.. Kişi eylemlerine, kişiliğine, hatalarına, başarılarına, karakterine ve yaşamına ilişkin aydınlık bir içgörü kazanmaya başlar.. Uyanır..

Daha önceden bahsettiğim gibi "denge" çok önemli bir unsurdur.. En nihayetinde bilinç ile bilinçaltı arasındaki çatışma anlarında bastırmak, reddetmek veya ötelemek yerine "dengeyi" bulmaya özen göstermek gölgeyi kucaklamak anlamına gelir.. Artık bastırmaktan vazgeçersiniz.. Artık engel olmaktan.. Ama sınırlarınızı bilirsiniz.. Uçlarda yaşamak ile bastırıp reddetmek arasındaki o dengeyi yakalarsınız.. Kendinizle tanışırsınız en sonunda..! Daha doğrusu kendinizin bugüne kadar karanlık kalmış tarafıyla.. Artık reddetmek ve bastırmak yok.. Sonucu "ideal”lerle ters düşmek olsa bile.. “İdeal” diye söz edilenlere aykırı davranmak olsa bile.. Belirlenen "ideal yaşam"ın "ideal" güzellikleriyle restleşmek olsa bile.. Bildiğiniz ve bildiğinizde sizi daha mutlu edecek bir şeye kavuşacaksınız "diğer tarafa geçince".. O da kendiniz.. Karanlık tarafınız.. Perdenin arkasındaki siz..

“Whatever one does not live, lives against one..”

7 Ağustos 2009 Cuma

Senin Yüz'ünden



Sahne 1: Mekan banyo.. Adam aynaya bakar.. Umutsuz bir yüz.. Kesintisiz bakar..


Sahne 2: Adam aniden hiddetlenir, yumruğunu sıkar ve aynaya vurur.. Ayna kırılır.. Adam bağırır..


Sahne 3: Kamera parçalara odaklanır, parçalar ağır çekimde tek tek düşer.. O sırada adamın sesi giderek kısılır..

Sahne 4: Ses kesildikten sonra geri sarar, cam kırıkları yerden tek tek geri kalkarak ağır ağır birleşir..

Sahne 5: Aynadaki umutsuz ifade yeniden görünür.. Geri geri gitmeye başlar adam.. Banyodan çıkar..


Sahne 6: Yatağına doğru geri geri yürür, oturur bir süre, umutsuz..


Sahne 7: Sonra yatar.. Gözleri kapanır..


Sahne 8: Rüyaya geçiş.. Adamın gözleri yeniden açılır, arka plan şehir, yastıktan şehre geçiş..

Sahne 9: 100 metre ilerisindeki durağı ve otobüsü fark eder..

Sahne 10: Beklentili bir yüz ifadesiyle koşmaya başlar, burada yalnızca ayaklar görünür..


Sahne 11: Otobüs hareket eder, bağırır, sesi çıkmaz, otobüsü yakalayamaz..


Sahne 12: Sonra birden otobüs küçülmeye, adam büyümeye başlar.. Şehrin sokaklarında kocaman adımlarla..


Sahne 13: Otobüs ayaklarının arasında hızlanır.. Yukarıdan aşağı bakar.. Burada ayaklar ve üstten otobüs görünür.. Bu kovalamaca bir süre devam eder..

Sahne 14: Küçük otobüs iyice hızlanır.. Yakalayamaz.. Umutsuz ifadeyle yüzü görünür..


Sahne 15: Bu arada şehir arka planının yerini yeniden yastık alır.. Gözleri kapanır..


Sahne 16: Yatak odası.. Gözler açılır..

SON

23 Temmuz 2009 Perşembe

Esaretin İmgelemi / Sodom’un Yüz Elli Beş Günü



“Metaphor for a missing moment
Pull me in to your perfect circle

One womb
One shame
One resolve

Liberate this will
To release us all..”

Biraz daha serbest bu kez.. Bu gece biraz bilinç akışı.. Kare kare.. Resim resim.. Durmadan.. Ne gelirse.. Esaretin sancılı şeridi.. Anılar kabaresinde küçük bir performans.. Bulanık.. Kabus..



Evet.. Önce Mordor.. Neredeydik biz..? Öncelikle Mordor.. Mordor’un kalbindeydik.. Gökyüzü hep yüklü.. Hep kötü bir şey olacak hissini veren, göğsünü sıkıştıran, gökyüzünü küçülten dağlar.. Sis, pus.. Ateş..!



Rüya.. Tüm evi dolduran kum.. Camdan içeri giren yarı karanlık ışık huzmesi ve o huzmenin yoluna girince kendini gösteren toz zerrecikleri.. Karamsar ruhum benim.. "Kal" diyorum, gidiyor.. Hep gidiyor çünkü.. Hep kaçıyor.. Ve o gider gitmez tüm ev kum doluyor.. Boğazımı tıkayana kadar..



Çocukluğumun korkulu rüyası.. Büyük şeyi yutmaya çalışan o küçük, başarısız şey.. Tüm kasları gerilen, başaramadıkça sonsuz yumuşaklık ve bitimsiz imkansızlık hissi veren hacim..



Başka bir çocukluk rüyası.. Kırmızı sonsuz ışık.. Gözlerimi kamaştırıyor.. Dağılıyor.. Saçılıyor.. Ketçap gibi..



Huzursuz uyku.. Tetikte uyku.. Yarı uyku.. Bilincin tamamen kapalı olamadığı uyku.. Konuşan yüzler.. Ölmüş, ölmemiş, bir kere gördüğün, hep yakından bildiğin türlü türlü yüz.. Sana konuşuyor.. Kulağına fısıldıyor.. Aniden uyandırıyor sesler..

Ve yeniden doğuşun hayali.. Alacakaranlıkla.. On beş metrelik hizalarda yatay gözlemlerde aklın betonu delmesi..



Belki de yere düştüğün, artık daha fazla dayanamadığını hissettiğin o meşum anda cennet bahçesinde seni ellerinden tutup "If you can't find a way, no one will.." diyerek seni son bir kez cehennemine kaldıracak gücü verebilecek bir kadın gibi..



Matrix’te yeniden doğuş gibi.. Farkındalık noktasında.. Yarı tedirgin, yarı uyanık..



Uzun süre rahimde beklemek gibi.. Ve en sonunda plasentayı yırtmak gibi..



Yağmuru hissetmek gibi.. Tenine dokunan ilk damlayla hayat bulmak gibi.. Nefes almak gibi hıçkıra hıçkıra ağlayarak..



En dibe kadar düşmek gibi.. O noktaya gelene kadar sabretmek.. Sonra.. Sonra karanlık bir gecede, uğrun uğrun kor halinde yanan yıkıntının içinden tüm gecenin karanlığını aydınlatacak bir ışıkla yenilenmiş ve hazır.. Anka kuşu gibi..



Ve işte en kötü kabusum..! Esaretin zamana yenik düşmek üzere olduğu, gecenin en karanlık olduğu o son vakitlerde gördüğüm 1408 sahnesi.. Düşünün.. Havaalanındasınız.. Eve uçmanıza saatler kalmış.. İşlemlerinizi gerçekleştirmek için masadaki görevliye yaklaşıyorsunuz.. Yüzü bir yerden tanıdık geliyor size.. Gülümsüyor.. Ama durun bir dakika.. Bu o gardiyanlardan birinin yüzü.. 



Sırtınızı dönüyorsunuz.. Etrafta esaret dostlarınız.. Belli belirsiz tanıdığınız o yüzler.. Garip ve gizil bir korkuyu yerine itmeye çabalıyorsunuz.. Güvenlik görevlisi ardında bir felaketin habercisi bir gülüşle sizi selamlıyor.. Yoksa o hapishane müdürü mü..?
Bir anda hepsini anımsıyorsunuz.. Aynı anda hepsi birden havaalanını yıkmaya başlıyorlar.. 



Ellerindeki baltalarla, sopalarla, "dipçikle".. Parkeleri söküyorlar.. Camları kırıyorlar.. Duvarları yıkıyorlar.. Kazıyorlar.. Yıkılıyor havaalanı imgesi.. Havaalanı ve özgürlüğe dair her şey ayağınızın altından kayıyor..



Sonra bir anda kendinizi o esaretin içinde buluyorsunuz yeniden.. Bağırıyorsunuz.. Sesinizi duymuyorlar.. Sizi görmüyorlar bile.. Artık yoklar..



Ve işte o anda belki de en "özgürcesi" sigarayı yakıp o koğuşu ateşe vermekti.. 

Aaahhh..!

Yeter..!