19 Temmuz 2009 Pazar

Uyuyan Tüzel


Unutmayın.. 

“Yasaklama” süreci iştahı kabarık bir canavar gibidir.. Bugün bir başkasının sevdiği yasaklanıyorsa, bunun sizin için tek bir anlamı vardır: yarın sizin sevdikleriniz de yasaklanabilir.. Bu sigaraya değil, kişisel özgürlüklere karşı açılmış bir savaştır..

Unutmayın.. 

Özgürlük satılamaz, kiralanamaz ve bir başkasına devredilemez.. Özgürlüğün bedeli olamaz.. Başkası sizin yerinize sizin için karar veremez..

Unutmayın.. 

Otorite sizin adınıza karar verdiğinde sizden daha akıllı, güvenilir ve bilge olduğu için değil, ona bu hakkı siz verdiğiniz içindir.. “Muasır” medeniyetlerden daha katı bir yasaklama politikasıyla 21. yüzyılda IV. Murat dönemini yaşıyorsanız ve pek yakında daha fazlasını da yaşama ihtimaliniz varsa mahmur gözleriniz nerede hata yaptığınızı havadaki dumanda değil, yanmakta olan eteğinizde arasınlar..

Saygılarımla..

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Rö-Rönesans Şöleni



"..ılımlı bir tanımla.. Yunan ve Roma'nın dilini, edebiyatını, öğretilerini ve eski değerlerini keşfetme, yorumlama ve yayma hareketi.."

"insan dehası.. insan aklının benzersiz ve olağanüstü yeteneği.."

Öyle bir eğlence hayal ediyorum ki.. Öyle bir şölen hayal ediyorum ki.. 

Bu defa mekanımız Amsterdam.. Günümüzün skolastik modernizminin köklerine darbe vurabileceğimiz; insanı, felsefeyi, edebiyatı, sinemayı, tiyatroyu, resmi, müziği, mimariyi, dili, hayatı ve gündeliği muazzam bir coşku ve hoşgörüyle kucaklama özgürlüğüne sahip olabileceğimiz bu mekanda dünyanın özgür ruhlarını bir araya getireceğiz yeniden.. 



Amsterdam'ın büyük ve uzun camlı kurabiye apartmanlarındaki dairelerden birinde kendini kendi dünyasına gömmüş modern insanı ayinlerle dirilteceğiz.. Ve tam da o küllerin arasından yeniden aydınlatılmış, yeniden doğmuş ve yeniden yaşama bağlanmış bir insanı doğuracağız.. Tüm incelikleri ve (t)aşkın yaşam sevinciyle.. Tüm umutsuzlukları dağıtan bir umut şöleni..!

Efendim, şimdi öncelikle mekanın az çok neye benzeyecini anlatmaya çalışacağım.. Yine etraflı bir resim arama sürecinden sonra aklımdakileri elimden geldiğince resimlerle yansıtmaya çalışacağım.. Mekanın tüm duvarları ve tavanları Botticelli, Michelangelo, Vinci, Raphael eserleriyle boyalı olacak.. Yeni insanın arılığını ve nihai başarısı olan sosyal/zihinsel çıplaklığını en güzel bir şekilde Rönesans ressamlarının yansıtabileceğini düşünüyorum..



Mekanın aydınlatması şamdanlar ve şamdanlı avizelerle yapılacak.. Bu yüzden aklımdaki yarı karanlık ambiyansı yaratma imkanı olacak.. Mobilyalarda da ahşap, mermer ve camın ahenkli bir bileşimiyle antik ve modernin sentezi bir düzenleme yapılacak.. Bu defa örtülerde sırma işlemesi, saten, İtalyan tülü, Hollanda kadifesi ve imitasyon kürk kullanılacak.. Şömine ve tabii ki yine Verrocchio, Donatello ve Michelangelo eseri heykel veya büstler de salonda yer alacak.. Bunlar haliyle reprodüksiyonlar olacak.

 

 

İran halılarını ve sedirlerini de unutmamak lazım tabii ki.. Sedir demişken elbette zeminde leopar desenli geniş ve büyük yer minderleri de davetlilerin oturacakları yerler arasında olacak.. 

   

   

Yine aklınızda belirli bir anı canlandırmak istediğim için ve bu da benim hayalimdeki bir şölen olduğu için şarkımızı da "Riders On The Storm" olarak tasavvur etmenizi talep ediyorum..

Muazzam bir sofradan ve yine alabildiğine meyve dolu bir masadan söz ediyorum.. Her mutfaktan dilediğiniz her şeyi bulabileceksiniz.. Ve tabii ki malum yer Amsterdam olunca ortamın "esrar"ına nargileler de eşlik edecek.. Olabildiğince çok kültürlü, renkli ve çeşitli bir ortam olmasında fayda olacağını müşahede ediyorum bu yüzden..

  

  

Sonuçta her daim "ortamı güzelleştiren insandır" ilkemize dayanarak katılımcılardan da söz etmekte yarar var.. Bir kere Uschi Obermaier'i istiyorum orada.. Grace Slick'i de.. Roger Waters'ı da.. Maynard James Keenan'ı da.. Natalia Avelon'u da.. Tabii ki hayallerini gerçekleştirdiğimizi bilmesini istediğim Jack Slavin'ı da.. Onlar rö-rönesans akımının temellerini nasıl attıklarını anlatacaklar bize.. Bu tekrar yeniden doğuşun kıvılcımlarını nasıl büyüttüğümüzü anlatacağız onlara biz de.. Karakterlerimiz yine düş, bilinç, düzenleme, biçim verme, kusursuzluk, yaratma ve arılık konusunda biraz Apollon; kaos, doğanın kutsaması, esrime, içgüdü, sezgi, duyumsallık, taşma, şaşaa ve yıkıcılık konusunda biraz Dionysos olacaklar.. Sanatsal üretimin gizil yeti ve gayretlerini tümüyle taşıyabilen ve ifa zamanı geldiğinde de olabildiğine yaratıcı ve yıkıcı olacak kadar özgür bireyler.. Ressamın tuvaliyle sevişmesi, çılgınca, esrik bir şekilde, sıçrayarak, gülerek, saçarak, dağıtarak boyasını tuvale yedirmesi gibi.. Bir kanat boyu kadar özgür bireyler..

  

  

Yaratacağız çünkü biz o gece.. "Yeni insanı" müjdeleyeceğiz.. Umutsuz, yalnız, kaybetmiş, sınırlanmış, yılmış, bitap, bilinçsiz, sefil post-modern insanı kollarından tutup yeniden boyayacağız o gün.. Onu yeniden doğuracağız.. Onu engelleyen tüm o duvarları bir bir ve deliler gibi kahkahalar atarak yerle bir edeceğiz..!

14 Temmuz 2009 Salı

Bengi Dönüş


“Eğer bir şeytan gece gündüz seni izlese, en gizli düşüncelerine girip şöyle dese ne olurdu: Yaşamakta olduğun ve yaşamış olduğun bu yaşamı bir kez daha ve sayısız kez daha yaşamak zorundasın.. Yeni bir şeyle karşılaşmayacaksın, tersine her şey aynı olacak.. Her acı ve her sevinç, her düşünce ve her iç çekiş, yaşantında olan en büyük ve en küçük olaylar senin için yinelenmelidir.. Tüm bunların aynı sırayı takip etmeleri gerekir.. Var oluşun sonsuz kum saati sonsuz bir şekilde ve sen, tozların içindeki en küçük toz zerreciği, onunla birlikte döndürülmüş olacaksın.. Dişlerini gıcırdatıp kendini yere atmayacak mısın..? Seninle bu şekilde konuşan şeytanı lanetlemeyecek misin..? Ya da ona şu şekilde yanıt vereceğin anı daha önce yaşadın mı..?: ‘Sen Tanrı’sın ve ben daha önce bundan daha kutsal sözler işitmedim..’

Şayet bu düşünce senin içinde somutlaşsaydı, belki seni değiştirir, belki de seni yok eder.. Her şey hakkında şunu soracaktın: Bunu ister misin, bunu bir kez daha ister misin, bunu sayısız kez ister misin..? Bu soru bütün hareketlerinin üzerinde korkunç bir ağırlıkla duracaktı..! Ya da, kendini sevmen ve bu yüce ve sonsuz doğruluktan başka hiçbir şey arzulamaman için yaşamı sevmen gerekirdi..”

İzlediğim son iki filmde (Gwai Wik ve Synecdoche, New York) de garip bir şekilde Nietzsche’nin “bengi dönüş” teorisinin izlerini buldum.. Bengi dönüş, temel olarak bildiğimiz haliyle sınırsız zaman düzleminde maddenin değişimlerinin ya da maddenin uzaydaki varlığının sonlulukla sınırlanması nedeniyle bir şekilde aynı olayların, aynı yaşamların, aynı anların sonsuz kez tekrarlanacağı temeline dayanır..

İlk bakışta bunu anlamak pek olası görünmeyebilir.. Şöyle düşünebiliriz.. İnsan görünümünün belirli bir biçimi vardır ve ben ne kadar benzersiz olduğumu iddia etsem de sınırsız zaman düzleminde (burada ‘sınırsız’dan söz ediyoruz, o yüzden sınırsızı gerçekten “sonsuz” ve “sınırsız” olarak düşünmeye çalışın) bir insan formu muhakkak benim bu benzersiz görünümümü yeniden kazanacak, benim geçtiğim yolları yürüyecek, benim duyduğum acıları yaşayacak, benim baktığım her yere yeniden bakacaktır.. Zira ben bir maddeyim ve maddenin tüm bu sınırlı formları zamanın sınırsızlığı içerisinde muhakkak kendini yineleyecektir.. Maddenin birçok olasılığı vardır, ancak bu olasılıklar zamanın sınırsızlığı karşısında sınırlıdır.. Ve düşünün, aynı anları bir daha, bir daha ve bir daha yaşayacaksınız ve tüm bu döngüde her şey yine aynı olacak.. Onun için bugün yaptığınız her şeyin değerini devamlı olarak göreceksiniz..

Bir anlamda yaşamın uç düzeyde olumlanmasıdır bengi dönüş.. Yaşamdaki her anınızı yeniden yaşamaya razı olur muydunuz peki..? Yaşamı o kadar güzel yaşadığınıza inanıyor musunuz..? Veya böyle bir gerçeğe inansaydınız yaşamınızın her anını daha farklı yaşamaya çalışır mıydınız..? Yaşamınızda her deneyimi tatmaya çalışmaz mıydınız..? Size sunulanları, yaşamınızı biçimlendirmeye çalışan her bir şeyi sorgu filtresinden geçirmez miydiniz..? Kendi istediklerinizi ertelemeden, özgürce ve büyük bir coşkuyla yaşamaya çabalamaz mıydınız..? Ve onu gönlünüzce değiştirmek istemez miydiniz..? Ya da yalnızca çabalamaz mıydınız bir nebze daha..?

“Everything is more complicated than you think.. You only see a tenth of what is true.. There are a million little strings attached to every choice you make; you can destroy your life every time you choose.. But maybe you won't know for twenty years.. And you'll never ever trace it to its source.. And you only get one chance to play it out.. Just try and figure out your own divorce.. And they say there is no fate, but there is: it's what you create.. Even though the world goes on for eons and eons, you are here for a fraction of a fraction of a second.. Most of your time is spent being dead or not yet born.. But while alive, you wait in vain, wasting years, for a phone call or a letter or a look from someone or something to make it all right.. And it never comes or it seems to but doesn't really.. And so you spend your time in vague regret or vaguer hope for something good to come along.. Something to make you feel connected, to make you feel whole, to make you feel loved.. And the truth is I'm so angry and the truth is I'm so fucking sad, and the truth is I've been so fucking hurt for so fucking long and for just as long have been pretending I'm OK, just to get along, just for, I don't know why, maybe because no one wants to hear about my misery, because they have their own, and their own is too overwhelming to allow them to listen to or care about mine.. Well, fuck everybody.. Amen..”

Garip değil mi tüm bu var oluş öyküsü..? Her şeyi bir kez yapma hakkın var.. Birbirinin aynı görünen günler bile aslında kendi benzersizliğiyle bir kez yaşanıyor.. Bir insan, bir insan daha tanıyorsunuz ve her biri hayal kırıklığı.. En kötüsü de bilinçsizce geçirdiğiniz tüm o zaman dilimlerine üçüncü bir perdeden baktığınızda kendinizi tanıyamamanız, o içgörüyü kazandığınız halde oradaki adama yardım edemeyişiniz ve yaptığınız, yapmadığınız her şeyin vebalini yine sizin üstlenmeniz..? Kimsenin size ne yapacağınızı söyleyememesi..? Aldığınız veya alamadığınız tüm kararlar..? İsteyip de yapmadığınız, kinden, gururdan önlediğiniz her şey, yok olup gitmek pahasına, insanların o soğuk yüzleriyle savaşmaya devam etmeye çabalamanız..? Hepsi biraz garip, değil mi..? Biraz kötürüm, biraz felçli..?

"What was one before you, an exciting and mysterious future is now behind you, lived, understood, disappointing.. You realize you are not special.. You have struggled into existence and are now slipping silently out of it.. This is everyone's experience.. Every single one.. The specifics hardly matter.. Everyone is everyone. So you are Adele, Hazel, Claire, Olive.. You are Ellen.. All her meager sadnesses are yours.. All her loneliness.. The gray, straw-like hair.. Her red, raw hands.. It’s yours.. It is time for you to understand this.. Walk.. As the people who adore you stop adoring you, as they die, as they move on, as you shed them, as you shed your beauty, your youth, as the world forgets you, as you recognize your transience, as you begin to lose your characteristics one by one, as you learn there is no one watching you, as there never was, you think only about driving.. Not coming from anyplace, not arriving anyplace, just driving, counting off time.. Now you are here.. It’s 7:43.. Now you are here.. It’s 7:44.. Now you are gone..”

Ben istediğim her şeyin farkında olmakla övünüyorum, dostlarım.. Ve istediğim şeyleri istemeye devam ediyorum.. Aramaya, karanlıkta kaldığımda bile ellerimle yoklamaya devam ediyorum.. Bekliyorum.. Dalgayı ve bana getireceği vaatleri..

“I’ll keep digging till I feel something..”

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Deliliğe Övgü



Do I really look like a guy with a plan..? You know what I am..? I'm a dog chasing cars.. I wouldn't know what to do with one if I caught it.. You know, I just.. do things.. The mob has plans, the cops have plans, Gordon's got plans.. You know, they're schemers.. Schemers trying to control their little worlds.. I'm not a schemer.. I try to show the schemers how pathetic their attempts to control things really are.. 

..

Nobody panics when things go 'according to plan'.. Even if the plan is horrifying..!

..

Introduce a little anarchy.. Upset the established order, and everything becomes chaos.. I'm an agent of chaos.. Oh, and you know the thing about chaos..? It's fair..!”

“Hopeless emptiness.. Now you've said it.. Plenty of people are onto the emptiness, but it takes real guts to see the hopelessness..” 

“Insanity: doing the same thing over and over again and expecting different results..”

“My glorious prose filtered through the minds of the insane.. Who knows, they might improve it..”  


Deliler.. Yarım akıllılar.. Ucubeler.. Asiler.. Şizofrenler.. Paranoyaklar.. Ne derseniz deyin..

Deliler ve delilik.. Yukarıda okuduğunuz sözlerin tümü delilere ait.. Delilik değerlendirmesi.. Biraz daha düşünelim.. Delilerin delilik kertesini belirlerken neleri temel aldığımızı öncelikle.. O yüzden ilk başta deliliğin tanımları:

1. Aklını yitirmiş olan, akli dengesi bozulmuş olan, mecnun.. (Bu gerçekten yaşamla ilişkisini koparmış hastalar için kabul edilebilecek bir tanım olabilir..)

Ancak ikinci tanım pek bir enteresan.. Tam da üzerine yazmak istediğim haliyle..

2. Davranışları aşırı ve taşkın olan (kimse), çılgın..

İşte tam da bu..! Deliyi tanımlama şeklimiz.. Davranışları “aşırı” ve “taşkın”.. Görüyoruz ki bir davranış alt sınırımız var.. Daha çok insanların benimsediği belirli davranış şekilleri ve “deli” kişinin buna karşı yaşadığı uyum sorunu şeklinde düşünülebilir bu anlamda.. Ama delilik çok daha fazlasını söyler bize.. Delilik ve dahilik birbirine çok yakın durur çünkü.. Basitçe söylemek için:

Dahi ---------------------------Normal------------------------------Deli

Bu cetvelde deli dahiye çok uzak görünür.. Oysa ki bu cetvel yuvarlaktır.. Ve tam da delinin sırtı dahiye dayanmaktadır.. Deliler dehaya "normal"den daha yakın durur bu yüzden.. Delilerin ve çocukların bastırma mekanizması yoktur.. Filtresizdirler.. Bu yüzden gerçekten söylemek istediklerini söylerler ve gerçekten içlerinden geçenleri.. Tam da o vakitlerde bu bastırılamayan bireylerin sınırsızlığını bastırmak veya meclislere karıştıklarında onlara yönelik seçilecek yaklaşım biçimlerini kesinleştirmek amacıyla bu kişileri doğrudan yaftalarız.. “Deli”.. Delidir artık o ve söylediklerini ciddiye almamıza gerek yoktur artık..

“The only sensible way to live in this world is without rules..”

Delilerin kuralları yoktur çünkü.. Delilerin ceza ehliyeti de bulunmaz.. Çünkü belirlenen kurallar deliler için bağlayıcı bir nitelik taşıyamaz, zira ceza verseniz de bunun kurallara yöneltici ve düzenleyici herhangi bir sonucunu da elde edemezsiniz..

Biz mi..? Biz kuralları ve kanunları seviyoruz.. Aklımız başımızda çünkü.. Ancak ne gariptir ki, yalnızca bu kurallar bize karşı işlediğinde “deli”riyoruz.. O kurallara uymadığımızda dışlandığımız veya yargılandığımız vakit kuralları sorguluyoruz.. Çoğu zaman “hakkımızı” arıyoruz..

Ben mi..? Ben delilere ve deliliğe inanıyorum.. Sınırsızlık ve kuralsızlık için.. Susturulamadıkları için.. Uyumadıkları için.. Söyledikleri ve söyleyecekleri için..

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Kimlik



İnsanın kimliğini belirleyen temeller için her zaman aklı ön plana koymak gerçekçi olmayacaktır.. Daha evrimsel, kalıtım temelli dürtüler de en az akıl kadar insanın “olma” biçimine dramatik olarak tesir etmektedir.. Çoğu kez bu dürtüleri aklımızla yönetemez, bu dürtülerin aklımızı yönetmesine izin veririz, ancak bu dürtülerin yönetiminde aklın tabiatı bilinç dışında olmaktır.. Aklı etkin kullanma anları değildir dürtü eğilimli eylemler.. Çok soğuk ve acı bir deneyimdir bu.. Bir şekilde dürtülerin egemenliğini kıramazsınız çünkü farkında olmazsınız yaptıklarınızın.. Bilinç dışında geçen bu zaman dilimleri kişinin kimliğiyle yaşadığı iletişim kopukluklarıdır.. Bu temel dürtüler toplum tarafından paye verilmediği veya hoş karşılanmadığı anlarda şiddetle bastırılır.. Kimliğin düzenleyici rolü devreye girer ve dürtülere bir tür kılavuzluk eder.. Bu dürtüler kimliğin sosyal bölümünün devamlı baskısı altındadır.. 

Kimliğin bireysel bölümündeyse dürtülere boyun eğmek isteyen bir taraf vardır.. Bu taraf devamlı olarak "yasak" ve "kabul edilmeyen"in farkındadır.. Birey burada kimlikle ciddi bir çatışma veya uzlaşma halinde olur.. Kimliğin yansımasını korumaya meyilli birey dürtülerin farkında olur ve kimliğin sosyal bölümünü sarsmamak için dürtülerini bastırma yoluyla çevresine karşı daha ılımlı bir maske giyer.. Özellikle de cinsellikle kimlik arasında ciddi bir gerilim vardır ve cinsellik kimlik için yemek, içmek, uyumak gibi doğal bir eylem değildir.. Birey cinselliğini yaşadığı zamanlarda az ya da çok tarifsiz bir maruziyet ve suçluluk duygusu yaşar, bu toplumun cinselliğe bakış açısının bireyin sosyal kimliğiyle örtüştüğü noktadır.. Toplum ve aile bu noktada birey için belirleyici bir dizi kuralları birey farkında olmadan bireyin kimliğine kazır.. Bu yüzden kimlikle ciddi bir sıkıntıya girmektir cinsellik sınırlarını zorlamak.. Bu yüzdendir ki birey bu dürtüleri devamlı olarak kimliğin arkasına, yani bilinçsizlik alanına öteler..

Enteresan bir konudur.. Etrafınıza bakın, hiç sokakta cinsellik görebiliyor musunuz..? Toplumlar cinselliği sokaklardan aforoz etmiştir.. Hiç kimse sokakta yemek yiyen adama, su içen kadına veya uyuyan bir dilenciye eyleminden ötürü kızmaz, ancak söz konusu cinsellik olduğunda bir koro gibi "cinsellik doğal bir ihtiyaçtır" diyen toplum cinselliği sokaktan alıp eve hapsetmiştir.. Cinsellik için aşırı aydınlık ortamlar seçilmez keza.. Ev içinde de cinsellik bir tür hapislik yaşamaktadır.. Karanlığa ve belirli saatlere zamanlanmıştır.. Aşırı aydınlıkta, gündüz zamanı yaşanan cinsellik çoğu kez geceye göre daha zorlayıcı gelir.. Bunun altında yatan kimliğin ötelediği o “ayıp” dürtülerdir.. Dürtülerin yasaklanmış ve “ayıp” niteliğindeki doğası bu temel içgüdüyü kimlikle çarpışır hale getirmiştir.. Çok fazla insanla birlikte olan bir kişi kimliğiyle ciddi savaşlar yaşar.. Kadınlarda bu durum daha fazla kimlik bunalımı halini alır.. Cinsel rollerin paylaşımında, eylemlerin seçiminde kadın daha edilgen bir role bürünür ve çok fazla erkekle birlikte olmak istisnasız her kadın için kimlikle yapılan istemli veya istemsiz bir savaştır.. Bu nedenle cinsellikten çok bahseden kişilerden veya cinsel içerikli konuşmalardan kaçınır bireyler, çünkü bastırma mekanizması yine harekete geçer öyle zamanlarda.. İlk olarak da en çok bastıran birey konuyu kapatmaya çalışır.. Buna mutlaka dikkat edin.. Göreceksiniz..

Kimliğin başka bir yanı vardır, ki o da üzerinde konuşmaya değerdir.. Kimlikle aidiyet duygusu barışçıldır.. Bir şekilde yeni bir yere giden, yeni ortamlarla karşılaşan ve yeni insanlar tanıyan kimlik başlangıçta yeni düzene karşı önyargılı ve yabancı durur.. Zaman içinde aidiyet duygusunu geliştirdikçe, yeni olan her şey kimliğin kodlarına işlenir.. İşte tam da o noktada bu yeni yere, bu yeni düzene dair bir aidiyet duygusu baş gösterir.. Kimliğin bir parçası haline gelir bu yeni düzen.. Bilinçsiz bir şekilde kimlik tanıyıp sever bu yeni var olma biçimini.. Birey aidiyet duygusunu kazanır kazanmaz kendini o düzenin kimliğine uydurur ve o düzendekiler gibi duymaya, hissetmeye ve konuşmaya başlar.. Önceki düzenini unutur.. Aidiyet sürecinin gebelik döneminde kişi çok sancılanır, kimlik bunalımlarından geçer ve en nihayetinde yeni kimliğine kavuşunca eski kimliğini eleştirmeye veya eski kimliğinden uzaklaşmaya çalışır.. Kimliğin bu aldatıcı yanı bireyi isteklerini de bu yeni yolda düzenlemeye iter.. Kişi ne istediğine, ne yapacağına karar verirken kendi olmaktan uzaklaşır ve en nihayetinde "öz"üyle büyük bir çatışmaya girer.. Bu da kimlik sorunu olarak boy gösterir..

İşte burada başkalığa verilen yanıt çok katı olur, zira birey her daim özünden bağımsız kimliklere bürünmeyi, maskeler takmayı sevdiği için kendisinden olmayanı "öz"üyle değil, tamamen kimliğiyle niteler duruma gelir.. İşte tam burada o başkalıkta gördüğü kendi bastırılmış dürtüleri bireyi o başkalığı ezmeye, yok etmeye ve dışlamaya iter.. Bu bilinç dışı bir düzeydir ve tamamen kimlik tarafından yönetilir.. Diğer taraftan kişi dürtülerine bilinçsizlik ve bilinç arasında barışçıl bir köprü kurduğu anda bilince daha çok ehemmiyet gösteren “öz”üyle tanışır.. Aksi halde her yeni kimlik kişiyi "öz"ünden uzaklaştırmaya devam eder..

10 Temmuz 2009 Cuma

Yansımalar / Kırılmalar




"Ama kendimi bir bütün hissetmem önemliydi.. Çok mu bencilce..? Çok az şey çağrıştırıyor ama burada elimizde kalan tek şey bu.. Ama bu zerre içinde özgürüz.. Burada öleceğim.. Her zerrem yok olacak.. Biri hariç.. Bir zerre.. Küçücük ve kırılgan.. Dünyada sahip olmaya değer yegane şey.. Onu asla kaybetmemeliyiz, satmamalıyız, vermemeliyiz.. Bizden almalarına izin vermemeliyiz.. Bu hücrenin her zerresini biliyorum.. Bu hücre her zerremi biliyor.. Biri hariç.."


Evet, geldik o malum soruya..

Bu toplumda, bu dile, örfe, geleneğe, tarihe, coğrafyaya, bu aileye doğmasaydım nasıl biri olurdum..? Fiziksel ve zihinsel açıdan farklı olur muydum..?

Büyük bir olasılıkla apayrı biri olurdum.. Dilin bile düşünce biçimine ne denli tesir ettiğini bilen biri olarak olduğum kişi olmamı sağlayan unsurlar arasında soruda saydığım etmenlerin yer aldığını gayet iyi biliyorum.. Ancak tam burada sıkıntı başlıyor benim için.. Ben çok merak ettiğim ve yanıtını bulamasam da sorusunu sormaktan bıkmadığım "öz" meselesini düşünüyorum hemen..

Beni ben yapan her şeyden bağımsız bir “öz”üm var mı..?

Her nerede yetişirsem yetişeyim bu "öz"den etkiler olacak mıydı..? Yoksa "benim özüm" diye bir şeyden söz etmek mümkün değil mi..? Bu "katışıksız özgürlük" fikrinin olmadığını, benim bağlarımın olduğunu mu gösteriyor yoksa..?

Bu beni hep “ürkütücü” bir gerçeklikle karşı karşıya bırakan bir konudur.. “Öz” kavramının tüm sosyokültürel yansıma ve kırılmalardan bağımsız olduğunu, sosyal aydınlığı emen bir prizma olmadığını düşünmek isterim bu yüzden.. Her daim insana özgürlüğü ve eşsizliği vaat eden, başka deyişle beni tüm dünyada eşsiz kılan bir alt benliğin var olduğu fikrini desteklerim.. İşte bu çok kırılgan bir noktadır.. O kara kutunun üzerine yerleştirilen binlerce kutu beni belirli yönlere, belirli gelişimlere, belirli değişimlere itmiş olabilir..

Ancak bir kara kutu olmalı.. Yoksa üzerinde durduğum zemin kayganlaşıyor..

Bir zerre.. Küçücük ve kırılgan.. 

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Cennet Bahçesi: An'larım




“..And me, I still believe in paradise.. But now at least I know it's not some place you can look for, 'cause it's not where you go.. It's how you feel for a moment in your life when you're a part of something, and if you find that moment.. it lasts forever.. 

Anlar, dostlarım.. Aklın topografisindeki esrarengiz cennet tümsekleri.. Yaşam odakları.. Tek bir an için ölebilirim ben.. Bir an’ı ebedi bir döngüde yaşamak için bir daha, bir daha, bir daha ve bir daha..

Gözlerimi kapattığımda o andayım ben çünkü.. Tek bir kıvılcım gibi.. Tek bir yağmur damlası gibi.. Tek bir taş parçasının yarattığı çığ gibi.. Yalanlardan, oyunlardan, yargılardan, kötülüklerden, nefretten, kinden arınmış bir sürü anı aklımın odalarında yaşatıyorum ben.. Sultanlar gibi besliyorum müsrif ziyafetlerin üzerinde.. Ve o anlar olmasa, dostlarım, sahip olduğum her şeyden vazgeçerdim..

“If there was a single day I could live... a single breath I could take, I'd trade all the others away..”

Düşünce met cezirlerimden birinde hayatımdaki o anları düşündüm.. Ve gördüm.. Ani bir aydınlanma.. Gaflet uykusundan uyanma gibi.. Yılların ölü toprağını üzerinden atma gibi.. İşte bu yüzden tecrit ediyorum kendimi.. İstemiyorum yaşamak sizler gibi.. İstemiyorum yeni deneyimleri.. İstemiyorum küçük heyecanları.. İstemiyorum küçük oyunları.. İstemiyorum sahte çabaları.. Bana gerçeği verin.. Ben gerçeği istiyorum..! Gerçeği kollarımda görene kadar da reddedeceğim ibadetinizi..

Kalbini söküyorum ellerimle yalnızlığın.. Kanını içiyorum geçmeyen zamanın.. Beni hala ayakta tutan o anları bir daha yaşamak için.. Saatleri avucumda eritiyorum.. Uğruna ölmeye değer bir hazineyi yeniden buldum ben..

Uğruna yaşamak için..

Sonsuza dek..

Umarım beni duyar ve bana cenneti geri verirsin..

“Just keep your mind open and suck in the experience.. And if it hurts, you know what..? It's probably worth it..

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Bulutlardan Yeryüzüne



“Started a search to no avail
A light that shines behind the veil trying to find it
And all around us everywhere
Is all that we could ever share if only we could see it
Feel there's truth that's beyond me
Life ever changing weaving destiny

And it feels like I'm flying above you
Dream that I'm dying to find the truth
Seems like you're trying to bring me down
Back down to earth, back down to earth

Layers of dust and yesterdays
Shadows fading in the haze of what I couldn't say
And though I said my hands were tied
Times have changed and now I find I'm free for the first time
Feel so close to everything now
Strange how life makes sense in time now

And it feels like I'm flying above you
Dream that I'm dying to find the truth
Seems like you're trying to bring me down
Back down to earth, back down to earth
Back down to earth, back down to earth..”

Gözlerinin içine baktım bugün aylar sonra ilk kez.. Hassasiyeti, özlemi, yarım kalan her şeyi, kalp ağrılarımı, hala zaman zaman sana döktüğüm gözyaşlarını, bütünlediğimiz her bir zaman parçasını, kaybettiğimiz her şeyi, ruhumu parçalayan o korkunç yakınlığı, içimdeki azgın yangınları gördüm bir anda..

Anlatamadığım, anlattığımda huysuzlandığım her şey ve hayatıma dair kazandığım gece kadar aydınlık bir içgörü..

Özlemek.. Bir algılayışı, bir yaşam biçimini özlemek.. Belki fazlasını atfetmek, belki olduğundan farklı algılamak.. Ama her şeye rağmen salt özlemi ayrıştırmak ve ölesiye hissetmek..

Yarı karanlık odada kırmızı bir şarap kadehiyle siyahlıkların üzerinde sabaha kadar konuşmayı, sevişmeyi özledim..

Dünyada birçok insan, birçok ilişki var ve her biri bir şekilde kendi örgüsünü kendi kaderinde yaşıyor belki, ancak belirli ilişkiler vardır, belirli anları vardır bu ilişkilerin, sözcüklerle tanımlayamadığım gizli yanları vardır.. Anımsadıklarım ve damağımda kalan tatlar kağıda dökmeyi ne kadar istesem de beceremediğim türden.. Konuşmak veya konuşmadığında susmak ve her birinde aydınlık bir bilinç bırakmak.. Gelenekselin dışında, biraz absürt, biraz kanlı..

Akşam vakti Boğaz’ı, martıları izlemek beraber.. İçindeki girdaplara, karnını düğümleyen büyük heyecanlara rağmen dinginliğini korumak.. Sarılığını yitirmiş, güneşin ateş kırmızısında siyahla yüzleştiği anlarda iki aklın hesapsız ve zamansızca paylaşması.. Ölesiye özlem duydum sana.. Bu kadar derine sapladığım her şeyi, onların özlemini kimseye aktaramadım..

Seni özlemişim, bunu gördüm.. Yüzünü, gözlerini, gülüşünü, ellerini değil sadece.. Bugün sana duyduğum özlem yalnız ve hüzünlü bir özlem.. Yalnız ve hüzünlü dünyama ve o dünyanın içindeki sana dair olgun bir özlem..

Gösteremedim, beceremedim.. Ben gerçekten birini sevebiliyorum.. Ne yaparsam yapayım, kendimden kaçamıyorum.. Zihnim hasta benim.. Ruhum sakat, felçli.. Hiçbir şey yapamıyorum işte.. Sürekli kaçmak istiyorum kendimden.. Aklımın içine düşmek istemiyorum.. Çocuk gibi davranmak istiyorum.. Çocukluğumdan beri üzerime bindirilen bu olgunluğu bir insanda yok etmek istiyorum..

Neden beni engelledin ki..? Neden gittin ki..? Neden korumak varken yıktın ki..? Neden içimdeki çocuğu çıktığı yere geri ittin ki..? Neden ayağımdan çekip yere indirdin beni..? Neden aramadın beni yaşamın olmadığı o yerde..? Neden ölebileceğimden hiç korkmadın..? Neden beni o kadar yalnız bıraktın..? Neden başka aşkların oldu benden sonra..? Neden unuttun beni..? Unutman için ne yaptım..? Neden sana bu kadar kızıyor ve seni bu kadar seviyorum..?

Kahretsin.. Keşke seni görmeseydim bugün..